İzleyiciler

9 Eylül 2014 Salı

Aşk, Cinsellik ve İlişkilere Dair Ayşe Arman'la yaptığımız söyleşi dizisi

4 Ekim 2009

Ayşe ARMAN


aarman@hurriyet.com.tr

Kocam benimle neden sevişmiyor?


“Memleketimden Yatak Manzaraları” dizisi, bütün hızıyla devam ediyor. Huzurunuzda Elif Gersen... Elif Gersen, bana “evlilik ve seks” konusunda mail atan yüzlerce okurdan biri. 4 yıllık evlilikleri boyunca, eşiyle sadece 4 kere sevişmişler. Hikayenin gerisini zaten aşağıda okuyacaksınız, kafanızı şişirmeyeyim. Onu buldum ve röportaj yaptım. Çünkü istedim ki, en azından bir vakayı daha geniş, daha derinlemesine didikleyelim...

Gersen’in anlattıklarını, psikiyatri profesörü Doğan Şahin değerlendirdi. Şahin, tabii ki bunu sadece bu röportajı okuyarak yapmadı, Gersen’e yanıtlaması için yüzlerce soru yolladı. Bu arada pek çok uzman, evlilik ve seks konusunda görüşlerini beyan etmek istedi. Eğer bu gazetenin diğer sayfalarını da işgal edebilseydim, bayılarak
onlara da yer vermek isterdim. Ama yer yok. Hepsinden birkaç paragraf koyunca da, yüzeysel olacaktı. O yüzden bir kişiyle derinlemesine bu meseleyi tartışmayı tercih ettim. O bir kişi de Profesör Doğan Şahin... Cinsel Eğitim ve Araştırma Derneği (CETAD) Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri. 1991’den beri cinsel sorunlar alanında çalışıyor. İhtisas süresi içinde, cinsel kimlik sorunları, eşcinsellik, cinsel işlev bozuklukları alanlarında bireysel ve grup terapileri yürüttü. Cinsellik alanında 40 civarında ulusal-uluslararası sunum ve yayını buluyor. Bu kadar akademik olup, bir şeyi hepimizin anlayabileceği gibi anlatan çok az adam gördüm. Kendisi yeni kahramanım! Bayıldım anlattıklarına. Sizi şimdi uyarıyorum günlerce devam edecek...
Elif Gersen kimdir?
1973 İzmir doğumlu. Ankara’da yaşıyor. İç Mimar. Orta öğretimini yurtdışında yapmış, 3 dil biliyor. 1 kardeşi var. Annesi-babası doktor. Yıllar önce boşanmışlar. Kocası 1975 doğumlu. Yüksek Elektrik Mühendisi. 1 kardeşi var. Annesi-babası emekli öğretmen. Evliler.
* Elif Gersen, kaç yıldır evlisiniz?/_np/8854/8958854.jpg
- 4 yıl oldu ama 13 yıldır birlikteyiz.
* Eşinizle nerede, nasıl tanıştınız?
- Ortak bir arkadaşımızın evinde. Daha ilk anda bir elektrik oldu. Kaçamak bakışlar, ilgili sohbet... Gecenin ilerleyen saatlerinde hararetli bir konu tartışılmaya başladı. 6 kişi bir tarafı savunuyor, o tek başına diğer tarafı. Ben de hayranlıkla izliyorum. O kadar sakin ve bilgiliydi ki! Ama kesinlikle bilmiş değil! Kimsenin sözünü kesmedi. Kibirden eser yoktu. Sükûneti karşısındakileri delirtti ve bağırıp çağırıp, komik duruma düştüler. Ve sonuçta herkes onun haklı olduğuna kanaat getirdi. Hayatımda kimseden hem fiziksel, hem düşünsel bu kadar etkilenmemiştim. Hâlâ da etkileniyorum.
* Sizinki nasıl bir aşktı?
- İnanılmaz tutkulu. O gece beni eve bıraktı, telefonumu istemedi! Rezalet! Ne yapacağımı şaşırdım. 10 gün delirdim nasıl bir araya geliriz diye. Başarılı bir operasyon sonucu güya tesadüfen yine karşılaştık. O gece tekrar beni eve bıraktı ve öpüştük. Sonra gözüm hiçbir şey görmedi ondan başka. İnanılmaz bir aşktı.
* Ne kadar süre iki aşık olarak yaşadınız?
- 8 yıl!
* Ne kadar tutkuluydunuz?
- Ben onu tanıyana kadar tutku neymiş bilmiyormuşum! Her anım onu düşünerek ve isteyerek geçiyordu. Telefonda konuşurken ayakta duramıyordum, o kadar dizlerim titriyordu.
* Ne kadar şehvetliydiniz?
- Apandisit ameliyatının ertesi günü hastanede sevişecek kadar!
* Ne kadar sıklıkta sevişiyordunuz?
- İşyerinde ve ailemizle olduğumuz zamanlar harici her an sevişiyorduk! Hatta öğle yemeği saatlerinde buluşup alelacele seviştiğimiz dahi oldu. Asosyalleştik, arkadaşlarımızı daralttık ve darılttık!
* Cinsel sorun var mıydı?
- Yok. En büyük sorunumuz, sevişmekten konuşmaya fırsatımız olmayışıydı...
* Ne zaman evlendiniz?
- Tam sekiz yıl sonra. Önce ben istiyordum. Tam ben artık vazgeçmişken o istedi. 6 ay cevap vermedim. Sonra acayip bir düğün organize ettim ve evlendik.
* Hamile kaldığınız oldu mu?
- Evet. 3 kez hamile kaldım. Eğitimsiz, cahil kadınlar gibi. Herhalde “o da ister ve gökten üç elma düşer” diye geri zekâlıca düşündüm. İstemedi. Korkunç tecrübeler. Kürtajlarda yanımda değildi. Çok yalnız bıraktı beni. Çok üzdü.
* “Acaba beni sevmiyor mu?” diye düşündünüz mü hiç?
- Düşünmedim. Sadece nasıl bu kadar acımasız olduğuna inanamıyordum. Kendi başıma doğurmak ve onu kaybetmek istemedim. Tırstım. Zayıf ve geri zekâlı bir kadın yaptı beni. Hâlâ öfkemi yatıştıramıyorum. Hem ona karşı, hem kendime karşı.
* Ne kadar açık ne kadar içine kapanık bir insandır?
- Asosyal denebilecek boyutta. Garip bir adam. Hiç sesini yükseltmez. Hiç sinirlenmez. Çok güçlü. Zayıflıklarını itiraf etmekten de çekinmez. Hiçbir yapmacıklığı yoktur. Çok dürüsttür.
* Evlendikten sonra cinsel sevişme sıklığı arttı mı, azaldı mı?
- Sıklık mı? Bana evlenme teklif ettiği günden bugüne kadar sevişmelerimiz iki elin parmaklarını geçmez.
* Cinselliği siz başlatsanız da olmuyor mu?
- Çoğunlukla olmuyor. Kırk yılın başı olsa da bir şeye benzemiyor. Tatsız tuzsuz ve kısa.
* Üst üste reddedilince bir kadın ne hissediyor?
- Bunları o kadar zamandır düşünmemeye çalışıyorum ki. Ama cevaplamaya çalışayım. İlk zamanlar daha basit düşünüyordum, “Acaba bir yerlerim mi kokuyor, şişmanladım herhalde, başka bir kadın mı var” filan diye. Olayın kronikleştiğini fark ettiğim zaman daha yıkıcı oldu. Böcek gibi hissetmeye başladım kendimi. Çirkin, aptal, itici, kifayetsiz. Korkunç bir özgüven sarsıntısı yaşadım. Sabahlara kadar ağlamalar, insanlarla daha az görüşme. İş tekliflerini geri çevirme. Sonra başka bir dalga geldi. Kızgınlık. Onu incitmeye çalıştım. Zayıf noktalarına oynadım. Beni üzdüğü gibi onu üzmek istedim. Sonra yoruldum ve vazgeçtim. Vazgeçmek de iyi gelmedi. Daha da kötü oldum. “Başaramadım, zaten neyi başarabiliyorum ki. İşe yaramam ben zaten” hisleri içinde kayboldum. Sonra yine kendime kızdım: Hayat bundan mı ibaret? Nasıl izin verebilirim durumun beni böyle yıkmasına diye. Toparlayamıyorum hâlâ düşüncelerimi galiba...
* Çok güzel bir kadınsınız, başka erkekler size ilgi gösterince kıskanır mı?
- Bilmiyorum. Göstermez ki kıskansa bile. Çok zorladım. Gözlerinde öfke şimşekleri, dilinde aşk sözcükleri.
* Sizin aktifliğiniz, bu herkese her şeye yetişen haliniz, onun libidosunu düşürüyor olabilir mi?
- O öyle olduğunu söylüyor. Ne yapacağım ben şimdi yani? Ayrıca ilk 8 sene de öyleydim ben. Neden o zaman düşmüyordu libidosu? Bak sinirleniyorum yine, birazdan da ağlama krizi gelir.
* “Neden sevişmiyorsun benimle?” deyince ne cevap veriyor...
- Önceleri yorgunum, iş stresi, çok yedim, çok içtim gibi basit şeyler söylüyordu. Sonra “Sen bu konuyla ilgili çok dırdır ediyorsun, o yüzden olmuyor” dedi. Şimdi ise “Haklısın ama neden böyle bilmiyorum” diyor. Ama her gün düzenli mastürbasyon yapıyor. Biliyorum. Fark ediyorum.
* Dışarıdan size bakan biri, “Bunlar aseksüel” der mi?
- Hayır, “Bunlar hâlâ her gün tavşan gibiler” der.
* Televizyon seyrederken sarmaş dolaş mısınız, ya da yatakta sarılarak mı yatarsınız?
- Televizyon izlerken bazen öyle, bazen böyle. Ama yatakta kesinlikle sarılarak yatarız.
* Ne kadar dokunuyorsunuz birbirinize?
- Çok. Yıllardır her sabah ayrılırken öpüşürüz. Hiç sekmez. Akşamları buluşunca da öpüşürüz. Çok sarılırız. Sokakta yürürken hep el ele tutuşuruz. Kucağında oturmaya bayılırım.
* Gerçekten elinizden gelen her şeyi yaptığınıza inanıyor musunuz?
- Hayır. Çünkü elimden başka neler gelir bilmiyorum. Tıkandım. Birilerinin benim yerime bu işi düzeltmesini istiyorum. Yorgunum, sinirliyim, üzgünüm. Odaklanamıyorum artık.
* Birdenbire ona oral seks yapmaya başlasanız belki de sevişir sizinle...
- Evet denedim, bana “Sapık mısın” dedi! Allahım, yarabbim! Delirdim tabii yine! Ne sapıklığı yaaaaaa!!!
* Seksi iç çamaşırları, şarap, erotik numaralar...
- Ve amigo kız kıyafetleri ve aptal sarışın ve doktorculuk ve striptiz. Aklınıza gelen gelmeyen her şey! İsterse tanımadığımız bir kızı bile kabul edeceğimi söyledim.
* Belki de sizin haberiniz yok,
başka biriyle sevişiyor, sizi aldatıyor olabilir mi?
- Yok. Bakındım çok. Yaptım hafiyelik. Garip gelecek ama bir yandan da öyle olmasını istiyorum. Bu kadar kolay bir sebep olmasını istiyorum. Diğeri çözülebilecek gibi gelmiyor.
* Çaresizlikten başka yöntemlere başvurdunuz mu? Başkasıyla sevişmek gibi...
- Ne yazık ki yaptım. Hem cinselliği, beğenilmeyi, istenmeyi özlediğim için, hem de onu incitmek için yaptım. Ama yaptığım şey beni mutlu etmedi. Belki sadece o an isteniyor olmak hoşuma gitti. Ama sonuçta yine sinirlendim. Kendime ve ona. En fenası da hamile kaldım. Tabii kime anlatırsın? Hayattaki en yakınına. O kim? Kocam. Onu çok üzdüm. Bu kadar üzülebileceğini tahmin etmemiştim. Sinirlenir diye düşündüm herhalde. Hiç sinirlenmedi. Çok, çok, çok üzüldü. Ve “Ben hak ettim” dedi! Ya şimdi ne yapayım ben bu adamı sevmeyip!!! Bir kez daha yapamam. Kıyamam onu o kadar üzmeye. Gerçi o bana kıyıyor ama...
* Şimdi durum ne?
- Gökten zembille cevap inmesini bekliyorum.
* Nasıl bir gelecek planlıyorsunuz?
- Hayatın seks olmadığını ve zaten günün birinde biteceğini düşünerek, diğer şeylerden keyif almaya çalışarak geçiyor günlerim. Kocaman bir aile istiyoruz. Çocuklar olsun bir sürü. İVF tedavisi (İn Vitro Fertilizasyon, Klasik Tüp Bebek İşlemi) ile çocuk sahibi olacağız. Sonra yaşlanıp bir Güney kasabasına yerleşelim istiyorum. Mavi panjurlu küçük bir evimiz olsun istiyorum. Birbirimizin ilaçlarını takip edelim istiyorum. Masal, masal olarak devam etsin istiyorum.
* Tüp bebekle çocuk sahibi olmaya çalışmak sizce iyi bir fikir mi? Siz normal yoldan da hamile kalabilirsiniz?
- Bir kötü tecrübeye daha ihtiyacım yok. Ya ben “Uygun gün ve beni istemesi” senkronunu tutturamazsam? Sonra çocuğuma “Ay sen olasın diye babanı yatağa atmaya çok uğraştım, sonra ona zorla sahip oldum ve sen doğdun” diye mi anlatacağım?
* Bu saatten sonra başka birini bul, sev, anlaş... En azından anlaşıyoruz mu diyorsunuz?
- Var öyle bir durum tabii ki ama sadece anlaşmıyoruz. Ben hayatımda en çok onunla vakit geçirmekten hoşlanıyorum. Ne yaparsam yapayım, iyi ya da kötü ne olursa olsun ilk onunla paylaşmak istiyorum. Benimle gurur duysun istiyorum. Ben onunla gurur duyuyorum. Evimi, sevgimi, hayatımı başka hiç kimseyle paylaşmak istemiyorum. Hiç kimseyi merak etmiyorum. Ben bu adamı istiyorum!
* Kimlere anlattınız bu derdinizi?
- Annem, kardeşim ve en yakın arkadaşlarım biliyorlar.
* Çevrenizde sizin yaşadıklarınızdan şikayetçi başka tanıdıklarınız var mı?
- Tanıdığım evli çiftlerin yarısından fazlasında durum böyle. Garip ama gerçek erkekler artık istemiyor...
Prof. Doğan Şahin değerlendiriyor/_np/8849/8958849.jpg
Çünkü kocanız kendisini hapsedilmiş, geleceğine el konulmuş ve ele geçirilmiş gibi hissediyor
* Evet, nedir Elif Gersen ve eşinin sorunu?
- Problemin sahibi erkek. Ama başvuruyu yapan kadın. Dolayısıyla, problemin ne olduğuna dair bilgiyi alacağımız kişiyle aslında görüşmedim. Yapacağım değerlendirmenin, akıl yürütme üzerine dayalı olacağını ve yanılma payı içerebileceğini hesaba katın...
* Tamamdır...
- Önce sorunu tanıyalım: Evlilik teklifini yaptığı andan itibaren başlayan bir cinsel isteksizlik. Sanıldığının aksine, erkeklerde sık görülen bir şey. Erkeklerin yüzde 20’sinde bu var...
* Neden kaynaklanıyor?
- Pek çok sebebi var ama bu vakada... Okuyuculara ve hastaya belki tuhaf ve anlaşılmaz gelecek ama daha çok, bir özgüven eksikliği gibi görünüyor...
* Oysa tam tersine çok özgüvenli duruyor...
- Bazı erkekler -bu örnekte olduğu gibi- özgüven eksikliğini, aşırı bir güvenle telafi ederler. Dışarıdan bakıldığında, çok güvenli ve hayranlık uyandıran bir insan izlenimi uyandırırlar. Yakınlık duydukları insanlar kendilerine hayran olsunlar diye hep onların suyuna giderler. Kendilerini, karşı tarafın “arzularının gerçekleştiricisi” gibi davranmak zorunda hissederler. Evet, karşı tarafın hayranlığını kazanırlar. Ama aynı zamanda, böyle davrandıkları için, kendilerini bir şekilde köle gibi hissederler ve karşı tarafa müthiş öfke duyarlar.
* Peki evlenmeselerdi...
- Ha o zaman başka... Diyelim ki bu çift, haftada üç kere görüşüyorlar, geziyorlar, tozuyorlar, problem olmazdı, cinsel ilişki de gayet yolunda giderdi. Böyle insanlar evlenince, ele geçirilmiş, geleceğine el konulmuş gibi hissederler. Hayat onlara, hiç bitmeyecekmiş gibi geldiğinden, önlerinde hep geniş ufuklar olsun isterler. Kendilerini “Bundan sonra hayatım bu! Bu kadınla yaşayacağım ve bu işi yapacağım...” duygusu içinde bulunca, hapsedilmiş hissederler.
* Boşansalar ve sevgili olarak ilişkilerini sürdürseler, seks tekrar başlar mı?
- Arada çok fazla travma ve problem yaşanmış... İkinci kuvvetli bir olasılık da şu: Erkeğin, çocuk sahibi olmaya karşı bir defansı söz konusu. Kadın, üç kere hamilelik yaşamış. Ve her seferinde öfkeyle, yanında olmayarak onu cezalandırmış. Belli ki, hamile kalmasına karşı büyük bir öfkesi var. Eşinin hamile kalmasını istemediği için de onunla cinsel ilişki kurmuyor olabilir.
* O zaman neden bebek peşinde koşuyorlar?
- Bu zaten bilinçli bir süreç değil ki. Bilinçli olarak, “Onunla sevişirsem hamile kalır, ben de tuzağa düşerim!” demiyor ama böyle bir korkusu var ve o korku onun cinsel isteğini ortadan kaldırıyor. Ona sorsak, “Saçmalamayın nereden çıkarıyorsunuz! Ben çocuk sahibi olmak istiyorum. Hatta müracaat ettim, gidip sperm vereceğim” der. Çünkü kendisi bile farkında değil bu korkunun...
* Peki ne yapmalılar?
- Kendi başlarına bu problemi çözemezler. Oldukça karmaşık, araya başka biriyle ilişki ve ondan hamilelik de girmiş...
* Ama kadın, “Sinirlenmedi, kızmadı” diyor...
- Bu hastalar zaten öfkelerini belli etmezler. Öfkeli olmayı, başka adamlar gibi bağırıp çağırmayı, zıvanadan çıkmayı, kendi ulviliklerine ve asaletlerine yakıştırmazlar. Ama bu, içinde öfke olmadığı anlamına gelmiyor. İçindeki öfkeyi, sadece kendi bilir. O öfke ve kızgınlık yatışmadan diğer sorunlar halledilse bile, cinsel isteksizlik çok fazla düzelmez.
* Bu çift size gelse ne yapardınız?
- Muhtemelen onları seks terapisine almazdım. Adamı bireysel terapiye alırdım. Evlilik ve yakınlık kurmakla ilgili korkularının farkına varmasına çalışırdım. Bunlar belli bir yola girdikten sonra, karısına olan öfke, kızgınlık ve kırgınlıklarının açığa çıkması için uğraşırdım. 1-1.5 yıl sonra da bir başkasına “seks terapisi”ne yollardım. Bireysel terapiyle seks terapisini aynı kişi yapamıyor...
* Bu aşamada onların tüp bebek işine girişmeleri...
- Bence uygun değil. Sorunların bir kısmı, adamın çocuk sahibi olmaktan korkmasına bağlıysa, çocuğuyla da çok yakın bir ilişki kuramayacaktır.
SEKS TERAPİSİ NASIL OLUR?
* Nasıl bir tedavi bu?
- Farklı farklı metotları var, ben kendi uyguladığım metodu anlatayım. Eşleri ayrı ayrı görüyorum ama tedaviyi çift olarak yürütüyorum. Bir çeşit formatlama tedavisi. Yeniden formatlıyorum, her şeyi sıfırdan oluşturmaya çalışıyorum.
* Nasıl yani?
- Çiftlerin arasında sevgi, şefkat, güven gibi duyguların olması gerekiyor. Birbirlerini kendilerine bırakabilmeleri icap ediyor. Bir sürü insanda, bu konularda çok ciddi sorunlar var. Ben de orayı düzeltmekle başlıyorum. Her şeyi yeniden oluşturuyorum. Aralarında bir yakınlık, yumuşaklık olsun, öfkeler, kızgınlıklar ortadan kalksın diye. Bu, 1-2 hafta sürüyor. Bunun üzerine çok az miktarda “erotik uyarı” koyuyorum. Zaten ilk iki hafta herhangi bir cinsel aktiviteyi yasaklıyorum. Bireysel olarak da, çift olarak da. Erotik bir şey seyretmek de yasak, mastürbasyon yapmak da. İlk iki hafta boyunca birbirlerine sevgiyle dokunmayı öğreniyorlar. En az gün aşırı olarak birbirlerini sevip okşuyorlar. Ama uyarılma yok. Bazı kadınlar şundan çok şikayetçidir: “Sadece sevişmek istediği zaman dokunuyor, sadece o zaman güzel şeyler söylüyor. Bir yakınlık gösterdiği zaman anlıyorum ki, canı seks istiyor, onun dışında ne sarılır, ne saçımı okşar...”
* Siz de o yüzden ilk iki hafta seksi kaldırıyorsunuz...
- Aynen! Sadece sevgi göstermeyi, alabilmeyi ve vermeyi öğrenmiş oluyorlar. Üçüncü haftada bir ilerleme kaydettiler diyelim, biraz cinsel uyarılmaya izin veriyoruz. Bu arada yatakta uzanmışlar. Biri aktif diğeri pasif. Aktif olan pasif olanı okşuyor. Cinsel organlara dokunmak serbest ama kendini şehvete bırakmak ve boşalmak yasak. Bu aşamada, çiftin cinsel sorunu neyse, yan tedaviler devreye giriyor. Mesela sözcük oyunları veriyorum...
* O nedir?
- Her gün bir yere, 5-6 tane sevişmekle ilgili kelime yazıyorlar. Kadın “meme” kelimesini seçiyor mesela. İçinde meme geçen bir cümle kuruyor. “Memelerime şöyle şöyle yapmanı istiyorum” gibi. Ama “Buyur söylediğim şeyi yap!” yok.
* Sonra?
- Terapinin ilerleyen seanslarında öpme devreye giriyor. Pasif olan, aktif olanı yönlendiriyor, duygularını söylüyor. Ama boşalma filan yok bu esnada.
* Adam ereksiyon olmuşsa ne yapacak?
- Ne demek ne yapacak, bir süre sonra normale dönecek. Böyle yanlış bir inanış var. Adamlar uyarılır ve boşalmazlarsa çok kötü olur diye. Tamamen erkeklerin uydurduğu bir şey. Her gün pek çok kez ereksiyon oluyorlar ama boşalmadan normal hayatlarına devam ediyorlar.
* 4’üncü haftada ne oluyor?
- Tedavi cinsi, çiftin cinsel sorununa göre ayrı yollara doğru gidiyor. Mesela erken boşalma sorunu varsa, boşalma kontrolünü öğretiyoruz.
* Peki adam kadının zoruyla size gelmişse, 2 ay boyunca ayıp olmasın diye bütün egzersizleri yapmışsa ne oluyor? Sonra tekrar aynı “hıyar” adama dönüşmüyor mu?
- Yok, yok. Her şeyin ne kadar değiştiğini görüyor. O da mutlu oluyor. Bir sürü şey öğreniyorlar seks terapisinde. Mesela, “Akşam kaçta geliyorsun?” diyorum. “6’da” diyor. “Anlat bana içeri girince ne yapıyorsun?” diyorum. “Öyle televizyonun karşısına geçip kurulmak yok, bilgisayarın önüne kendini atmak da yok. Adam gibi gidip karını öpeceksin. Mutfakta mı oraya git, yemek mi yapıyor, yardım et, salata yap, sofrayı kur. Beraber yiyip, beraber kalkacaksınız, sofrayı da birlikte toplayacaksınız.. Bunları yapmazsan seni tedavi etmem diyorum...” Birçok erkekte bu tedavinin işe yaradığını gördüm. Ama yaramayanlar da vardır tabii.
Cinsel isteksizliğin 30’a yakın sebebi var
Karı koca, “Çok iyi arkadaşız, birbirimizi seviyoruz ama cinsel arzu duymuyoruz” diyorlarsa, çoğunlukla şu nedenlerden kaynaklanıyordur:
1 Onların sevgileri başından beri böyleydi! Onlar yaşadıkları şeyi, “aşk” zannediyorlardı, oysa değildi. Evet aşkta, şefkat, korunma, esirgenme, bakılma vesaire gibi şeylerin olması gerekir. Hepimiz, küçükken annemizden bir bakım alırız ve annemizle kurduğumuz o yakın ilişki, kendimizi çok iyi hissettiren bir şeydir. Biraz büyüyünce mecbur annemizin kucağından ineriz ama “anne kucağı” hep bir özlemdir. Özellikle de hastalanınca, keyfimiz yerinde değilken anne kucağı ararız. Bir ilişkinin, kadın için de erkek için de böyle bir yanının olması doğaldır. Ama ilişkinin tamamı bundan ibaretse, maalesef cinsel arzu filan duyulmuyor.
2 Hepimizin bize hayran olunduğunu görmeye ihtiyacımız var. Bu da temel bir ihtiyaç. Çiftlerin birbirine hayranlık duyması lazım. Bizim ülkemizde bu da büyük sorun. Sürekli birbirlerini aşağılayarak yaşayan çiftler var, “Niye öyle yapıyorsun? Ne kadar salak bir kadınsın!” “Sen de adam mısın?” diyen insanlar. Birine hayran değilsen, seksüel arzu da duyamıyorsun.
3 Bir başka unsur da “aşk” dediğimiz şey. Sağlıklı bir insan için söylüyorum, bir erkek çocuğu, annesine 3-5 yaş arasında, cinsel arzu yakınlığı da talep eden bir aşk hisseder. Bir kız çocuğu da babasına. Sonra da bu çözümlenir, unutulur vesaire. Aynı şekilde sağlıklı bir erkek, ileride annesine benzeyen bir kadın arar, kız da babasına benzeyen bir erkek. Bizde burada da çok fazla problem oluyor. Kız mesela, küçükken babasına aşık oluyor ama daha sonraki yıllarda, babasıyla deneyimi çok olumsuz olabiliyor. Baba, ilgisiz, anneyi aldatıyor ya da başka bir şey. Kız da bu duruma tepki duyduğu için; aşk objesinin -ya da babasının- tam tersi birine ilgi duyuyor. Daha mazbut, daha düzgün, daha ne yaptığı belli biri. Ama ona da aşık olamıyor. Dolayısıyla cinsel arzu da duyamıyor. Bu anlattığım şeyin, en az 50 tane versiyonu var.
GERÇEK AŞK, 3 YILDAN SONRA BAŞLAR
* İnsanların gerçek anlamda birbirine aşık olup olmadığını nereden anlıyorsunuz?
- Kişi eğer, “Biz başlangıçta çok aşıktık ama 2 sene sonra geçti!” diyorsa, bu gerçek aşk değildir. Tutkudur, hevestir. Gerçek aşk, 3 yıldan sonra başlar.
* O zaman “Aşkın ömrü üç yıl” palavra?
- Palavra tabii.
* Ve gerçek aşksa, cinsel istek azalmaz öyle mi?
- Azalmaz efendim. Tabii biyoloji diye bir şey var, hepimiz yaş alıyoruz. Damarlarımız genişliyor, testosteron seviyemiz değişiyor ama yine de gerçek aşksa, cinsellik hep devam eder.
* “Başta acayip sevişiyorduk, birbirimizi o duvardan bu duvara fırlatıyorduk, sonra evlendik, seks küt diye kesildi...” diyorlar. Ne yapsınlar?
- Bize gelsinler. Çünkü esas konu seks değil, bu insanların sevgilerinde problem var. Sevginin 1000 tane çeşidi var, bunlardan bir tanesi sağlıklı, 999 tanesi sağlıksız. Bu insanların, yakınlık kurmakla, bir insanı hayatlarına almakla ilgili problemleri var. Gerçekten de evlenince kesilebilir cinsellikleri. Kendilerini hapishanede gibi hissedebilirler. Her gün belli bir saatte eve gelmekten, hareketlerinin sürekli gözetlenmesinden, birinin gözünün önünde olmaktan hoşlanmayabilirler. Cinsel isteksizliğin bir sürü sebebi ve sonucu olabilir.
Seksi iç çamaşırı ve şarapla bu iş düzelmez!
* Peki evliliklerinde seks olmayan insanlar ne yapsınlar? “Sakın seksi iç çamaşırı giy, şarap kadehi al bekle deme, onu da denedik bir işe yaramadı!” diyorlar...
- E çok haklılar. Erotik film seyretsinler, mum yaksınlar, amuda kalksınlar, bunlarla bu iş düzelmez!
* E neyle düzelir?
- İnsanlar bunların çoğunun farkında değil. Çünkü bunlar bilinçli, açık şeyler değil, alttan alta olan şeyler. Destek almaları gerekiyor.
* “Kocam, bütün gününü bilgisayar ekranı karşısında geçiriyor” diyor mesela. Bu da cinsel isteksizliğe yol açıyor mudur?
- Olabilir. İletişim ne kadar zayıflarsa, birbirlerine olan ilgileri de o kadar zayıflar. O yüzden de biz, “seks terapisi”ne gelenleri o süre zarfında -iki ay sürer bizim tedavimiz- hiç televizyon seyretmemeleri, bilgisayar karşında oturmamaları konusunda uyarırız. Hatta, yasaklarız.
YARIN DEVAM EDİYORUZ... BEKLERİZ...
Uzun soluklu bir konu... Burada biteceğini düşünüyorsanız fena halde yanılıyoruz. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Profesör Doğan Şahin röportajı bizi yarın da, öbür gün de eğitmeye devam edecek... Bekleriz...

5 Ekim 2009

Ayşe ARMAN


aarman@hurriyet.com.tr

Aşk nedir ne değildir


İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Profesör Doğan Şahin röportajı kaldığı yerden devam ediyor.

Bir sürü çift, “Biz başlangıçta çok aşıktık, tavşanlar gibi sevişiyorduk. Ama şimdi tık yok!” diyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
* Tek bir nedenle açıklayamam. Birden fazla nedeni olabilir. İnsanların başlangıçta, “aşk” diye hissettikleri şey, aslında, “aşk için bir olanak”tır. Ama o duyguya iyi bakmazlarsa, özen göstermezlerse, harcanır gider. Çok ciddi emek gerekir. İyi beslemek lazım, sulamak lazım, tozunu almak lazım...

İlk görüşte aşk yok mudur yani?
* Yoktur efendim. İlk görüşte, “aşık olma ihtimali” vardır. Bu, büyük bir tutkuyla ortaya çıkabilir. Ama o da aşk değildir.

Cinsel etkileşim yoksa aşk olabilir mi?
* Hayır. “Çok seviyoruz, çok bağlıyız, birbirimizin dizinde yatıyoruz, saçını okşuyoruz, beş dakika ayrılsak özlüyoruz ama birbirimize cinsel ilgi duymuyoruz...” Bu, da aşk değil...

O ne peki?
* Bağımlılık.

Yani bizim “aşk” zannettiğimizle, “gerçek aşk” farklı bir şey mi?
* Evet efendim. Aşkın bir sürü bileşeni var. Hepsinin bir arada olması gerekiyor. Sadece şefkat, sevecenlik güçlü ama diğer parçalar yok... Bu da aşk değil...

Nasıl anlıyorduk yaşadığımız şeyin, “gerçek aşk” olup, olmadığını?
* Gerçekten aşıksanız, “Acaba ben bu insanı seviyor muyum?” diye bir soru, asla aklınıza gelmez. “Acaba başka biriyle daha mı mutlu olurum?” da demezsiniz. Hem güven hissedersiniz, hem coşku, hem mutluluk, hem de arzu. Hepsi birden. “Acaba, beni terk eder mi? Bırakır mı?” gibi endişeleriniz olmaz. Ona olan ilgi ve hayranlığınızı rahatlıkla ifade edebiliyorsunuzdur. “Çok seviyorum ama söyleyemiyorum...” bu da, bir probleminiz olduğu anlamına gelir.

Peki bir ilişkinin 30 yıl sürmesi onun aşk olduğunun kanıtı mı?
* Yok hayır. Bağımlı insanlar vardır, ömür boyu ayrılmazlar, tuvalete bile birlikte giderler.

Uzun süreli ilişkilerde insanlar birbirinden sıkılmazlar mı?
* Hayır efendim, birbirlerini seviyorlarsa sıkılmazlar...
İlk görüşte aşk diye bir şey yok, ilk görüşte aşık olma ihtimali var...


Siz çok “ideal” bir şeyden söz ediyorsunuz...



* Elbette... “Gerçek aşk”ı, yaşayan insanların sayısı, bu toplumda herhalde yüzde 15, yüzde 20 civarındadır. Çünkü sağlıklı bir aşk için, insanların sağlıklı olması gerekir. Oysa, insanların o kadar çok problemi var ki. Çoğunlukla da sevmekle ilgili problemleri var. Kendini bir şeye bırakabilmek, teslim edebilmek, bir kaygısı olmamak, karşı tarafı düşünebilmek, onun iyiliğini isteyebilmek, karşı tarafla her şeyini paylaşabilmek, kendini saklamamak, kendini beğendirmeye çalışmamak, kendini olduğu gibi ortaya koyabilmek, bu çok az insanda olan bir şey. Bir başka şey de, insanlar, genellikle karşı tarafa, bir özelliği dolayısıyla hayranlık duyuyorlar ve beğeniyorlar. Mesela sadece özgüvenli olduğu için. Ya da çok bilgili, çok zeki, çok güçlü olduğu için. Ya da bilmem kimin oğlu olduğu için. Oysa, “sağlıklı aşk”, kişinin bütün değer sistemlerini, hayata bakışını, dünya görüşünü, ahlakını, başka insanlarla ilişkilerini, başka insanlara karşı nezaketini, kişiliğini, eli, kolunu, parmağını, tırnağını neyse... Baştan başa, her şeyini sevmekle ilgilidir. Onun sadece belli özelliklerini çok beğenmek de aşk değildir.

Kişi birine aşıkken, bir başkasını arzulayabilir mi?
* Eğer bir insana gerçekten aşıksa, gözü başka hiç kimseyi görmez. Cevap hayır!

İçinde bulunduğumuz çağ, sanki bir tek kişiyle birlikte olmuşsak, çok şey kaçırıyormuş gibi bir şey yüklüyor insana...
* Son yıllarda insanlar, hayatı şöyle algılar oldu: “Dünyaya geliyoruz, çeşitli nimetler var, bana düşen de bu imetlerden ne kadar çok faydalanabiliyorsam, o kadar çok faydalanmak!” Bunun adı, açgözlülük. Ve açgözlülük, iyi bir şey değil. Hastalarımın bir kısmı, kendi hayatlarını başkalarıyla kıyaslıyorlar. “O nereye gitti? Ben nereye gittim?” Kim daha muhteşem bir yer bulmuş, keşfetmiş çok önemli onlar için. Oraya gidip keyif aldıklarından, coşku duyduklarından değil. Hayat şu olmuş durumda: “Daha güzel bir yere gitmek, daha kaliteli bir şey yaşamak için çırpınmak...” Sanki, önemli olan, hayatta kaldığı süre içerisinde mümkün olduğu kadar kaliteli şeyler tüketmek. İşte bu, cinselliğe de yansıyor. Yani daha kaliteli, daha güzel, daha genç kadınlarla, adamlarla birlikte olmak. Ne kadar çok, o kadar iyi. Ve bu, bazı insanların kendilerine duyduğu saygınlığı arttırıyor. Tabii kendinize duyduğunuz saygı böyle artıyorsa, bir problem var demektir. Çağımız insanın yaşadığı önemli sorunlardan biri bu.

Başka ne tür ne problemler yaşıyor çağımız insanı?
* Sevgi duyduğu nesne ile, cinsel arzu duyduğu nesneyi birbirinden ayırıyor. “Sevilecek kadın, yatılacak kadın”, “Sevilecek adam- yatılacak adam.” Bu ikisini birleştiremiyorlar. O zaman ne oluyor? Evlendiği kadın ya da adam daha çok şefkat ve güven duyduğu insan oluyor. Ondan ayrılmak istemiyor ama ona şehvet de duymuyor. Bir sürü evlilikte problem şu: Evde, cinsel ilişki yok. Adam, dışarıda geçici ya da paralı ilişkiler kuruyor. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, evine, karısına geliyor. Yani “anne”sine! Yemeğini yapsın, ona iyi baksın, şefkat göstersin diye...

Bana yazan kadınların bir kısmının kocaları da, dışarıda mı seks yapıyordur?
* Olabilir. Karısına, “Canım istemiyor” diyordur. Ama olmaya da bilir...

İnsan, iki kişiye birden aşk duyabilir mi?
* Hayır efendim duyamaz. Bu dediğiniz, “iki kişi tarafından sevilmeyi istemek” demektir. Yani bir başka insanın da kendisini arzulamasını, hayran olmasını, değer vermesini arzu ediyor. Çünkü ancak o zaman kendisini daha “değerli” hissediyor. Bu hissettiği arzuyu da, aşk zannediyor. Oysa bu da, aşk değil. Bazı insanların beğenilme ve hayran olunma gereksinimi çok fazladır. İster ki, herkes onu beğensin. Böyle vakalar var, evleniyor bir karısı var ama hâlâ herkesle yatıyor. Bunu başka kadınlara aşık olduğu için yapmıyor, ancak o kadınlar kendisini beğendiği zaman, iyi ve değerli hissediyor. Buna o kadar ihtiyacı var ki, hiçbir seçicilik göstermeden her önüne gelenle yatıyor.
İnsanlar seks performansları hakkında yalan söylerler
Seks yalanları diye bir gerçekten var mı?
* Maalesef var. İnsanların en kırılgan olduğu alanlardan biri. Cinsel bir sorunu, çok utandırıcı bir şeymiş gibi yaşıyorlar. O yüzden de saklama eğiliminde oluyorlar. Erkeklerin, aşağı yukarı üçte biri erken boşalır. Ama söylemezler. Bırakın yabancı birine söylemeyi, eşlerinden bile gizlerler...

İyi de eşiyle sevişmiyor mu! Eşi bilmez mi adamın erken boşaldığını...
* Eşi, daha önce başka biriyle beraber olmamışsa, bilmez efendim. Bu konuda hiçbir fikri yoktur. Herkes öyle sevişiyor zanneder. 10 sene sonra tesadüfen bir gün arkadaşıyla konuşurken, öğrenir ki, öyle değilmiş, insanlar daha uzun sevişebiliyorlarmış. Ama koca da bunu kötü niyetle yapmıyor, herkes kendi televizyonun daha iyi olduğunu söyler ya, o hesap. İnsanlarda böyle bir eğilim var anlayacağınız. Tersi de geçerli: Kadın orgazm olmadığını biliyor, ama olmuş gibi yutturuyor. Adam da zannediyor ki karısı orgazm oluyor...
DEVAMI ÇARŞAMBA: Bizi bekleyen tehlikelerden biri, erkeğin libidosunun düşmesi...

Ayşe ARMAN


aarman@hurriyet.com.tr


İnsanlar birbirini daha az sevmeye başladılar çünkü


Prof. Doğan Şahin’le söyleşimiz kaldığı yerden devam ediyor. Buyurun buradan okuyun...

Seksten vazgeçsek ne olur? Bana yatak odalarını anlatan çiftler, madem başka açılardan mutlular, n’olur yani sevişmeseler, öyle kardeş gibi yaşasalar...
* Cinsel doyum, yani orgazm, insanın hem beden sağlığı, hem de ruhsal sağlığı açısından son derece önemli. Yaşam sevincinin bir motoru. Kalp sağlığı, damar sağlığı gibi bedensel fonksiyonlar açısından da önemli. Hayatınızda cinsellik yoksa daha gergin bir insan olursunuz, kalp sağlığınız iyi olmaz, çok coşkulu, heyecanlı olma ihtimaliniz azalır. Ama bundan ölür müsünüz? Hayır, ölmezsiniz!

Çözüm arayanlar, ne yapsınlar. Sizlere mi gelsinler...

*
Bize gelmenin kimseye bir zararı yok. İlla, faydalanırlar.

Eşi dışında kadınlarla sevişenlerin, “Erkekler spermlerini yaymak istiyorlar, erkek genetiği bu!” şeklinde bir gerekçeleri var. Böyle bir gerçeklik var mı?

*
Biyolojik olarak var. Ama insan sadece biyolojik bir varlık değil. Kültürel bir varlık. Durum sadece biyolojik bir şey olduğunu iddia etmek, durumlu meşrulaştırmak için uydurulmuş bir kılıf. Çok fazla kadınla birlikte olan erkeklerin çoğunluğunun kendi erkeklik duygularıyla ilgili bir güvensizlikleri oluyor. Ve sürekli başka kadınları ele geçirerek, başka kadınların üzerinde hayranlık uyandırarak, kendilerine olan güvenlerini tazelemek ihtiyacı duyuyorlar. Eğer gerçekten amaç, spermlerini yaymak olsaydı, seviştikleri kadınlar hamile kaldıklarında ödleri boklarına karışmazdı, öyle değil mi?
Erkek kadınlaşıyor
İleride bizi bekleyen tehlikelerden biri erkeğin libidosunun düşmesi mi?
* Böyle kehanette bulunanlar var. Üstelik, ciddiye alınacak insanlar. Soysal ve kültürel koşullar, günümüzde insanların cinsel isteğini azaltabiliyor. Bir de tabii, kadınlar ve erkeler arasındaki cinsel rollerin giderek birbirine benzemesi kadınları daha çok erkekleştiriyor, erkekleri de daha çok kadınlaştırıyor. Olumsuz bir şey değil bu aslında, erkekler daha duygusal ve medeni oluyorlar, kadınlar da edilgen, başka birine bağımlı olmaktan çıkıp, daha güvenli daha erkeksi oluyorlar.

Bu mu erkeğin libidosunu etkiliyor?

*
Evet etki ediyor ama bir de şöyle bir gerçek var: İnsanlar giderek birbirlerini daha az sevmeye başladılar.

Nasıl yani?

*
İnsanların sevgilerinde ciddi bir azalma var. Sadece insanlara karşı değil, doğayı da, hayvanları da daha az seviyorlar. Artık böyle bir dünyanın çocuklarıyız.

Bunun sebebi ne?

*
Aile ilişkilerinde ciddi değişiklikler var. Bir insanın hayata duyduğu sevgi, annesinin gözlerinden aldığı pırıltıdır, oradan gelir. Doğduğumuz zaman, annemizin gözlerindeki sevinç, bize baktığında duyduğu coşku, kucağına aldığında hissettiği keyif bunlar bize sevmeyi öğretir. Oysa, kadınlar bugün kederli, hüzünlü, huzursuz. Evlilikleri içinde toplumsal roller birbirine girmiş. Uzun eğitimleri var. Bu, onların olgunlaşmasına etki ediyor. Yaşları büyümüş oluyor ama yeterince olgunlaşmamış oluyorlar. Çocuklarına nasıl bacaklarını bilmiyorlar. Bir sürü şeyi aynı anda yapmak istiyorlar. Ve genel olarak insanlar artık kolay mutlu olmuyor. Yeni çıkar bir televizyona, cep telefonunu, laptopa, çantaya sahip olmadığı için mutsuz olabiliyorlar. Ekonomik olarak eskisine göre çok daha fazla paraları var ama huzursuzlukları bitmiyor, aldıkça almak istiyorlar. Bu da herkesin sürekli çalışmasına, sürekli para kazanmak için çabalamasına yol açıyor. Gecenin 11’i, hâlâ telefonda iş yapmaya çalışan anneler, babalar... O iş, hiç bitmiyor, hep daha önemli, hep birinci sırada. Oturun çocuklarınıza bakın! Çocuklara ayrılan zaman, çok ciddi olara azalmış durumda. “Kaliteli zaman ayırmak” da durumu idare etmeye yetmiyor. Çocuklar mutsuz, yeterince sevgi almıyorlar. Sevmeyi de bilmiyorlar. Haliyle büyüdükleri zaman da, bir başkasını sevme konusunda ciddi zorluk yaşıyorlar.

Çok fena portre çizdiniz...

*
Sürekli koşturan, para kazanmak için yorulan, kendisini bir sevgiye bir ilişkiye veremeyen insanların da cinsel arzuları azalıyor tabii. Ya da tam tersi oluyor, bazılarında cinselliğe aşırı bir yönelme ortaya çıkıyor, ama o da sağlıklı bir cinsellik değil, insanların arasında ilişki, sevgi, saygı o kadar zayıflamış ki, birçok çift birbirleriyle artık konuşmuyorlar, birbirleriyle sevişmiyorlar, açıyorlar interneti pornografi seyredip mastürbasyon yapıyorlar. Acayip bir durum yani.

Ne olacak peki? Çözüm ne? Anne-çocuk ilişkisi açısından 50’li yıllara mı dönmek... O basitliğe, o saflığa...

*
Dünyanın geri gittiğini hiç görmedik. Ama şöyle bir şey olacak: Çocuklarımıza gösterdiğimiz ilgisizliğin sonuçlarını görmeye başlayacağız. İkide bir soruyorlar, “Neden bu çocuklar şiddete bu kadar eğilimli?” diye. “Niye bu çocuklar bu kadar uyuşturucu kullanıyorlar, neden okumuyor, neden hiçbir şeyle bir doğru dürüst ilgilenmiyorlar?” diye. Vermiyorsunuz ki! Ve bu ileride çok daha ciddi sorunlara yol açacak. Her geçen gün, kişilik bozukluğu olan, border-line teşhisi konan çocuklara rastlıyorum. Bir süre sonra belki insanların aklı başına gelecek, ama bu ne kadar geri çevrilebilir bu ekonomik ihtiyaçla, bu tüketim alışkanlıklarıyla bilemiyorum...
Çocuğu şımartmak

0-7 yaş arası çocuklarımıza çok ama çok sevgi verirsek yırtıyor muyuz!

*
Çocuğa çok sevgi vermek, çocuğun her ihtiyacını karşılamak, “Hayır!” dememek de başka bir sorun bu arada. Bir de böyle bir şey var. Karı-koca çalışıyorlar, çocuklarına yeteri kadar zaman ayıramıyorlar, eve geldiklerinde ise çocuk ne isterse yapmaya çalışıyorlar, çocukla sürekli oynuyorlar, sen isterse satın alıyorlar. Bu çocuklar tabii yok nedir bilmiyorlar, “Hayır!”dan anlamıyorlar. Herhangi bir sınır konduğu zaman, sevilmediklerini, istenmediklerini sanıyorlar. Evde her istedikleri yapıldığı için ve kendilerini öyle değerli hissettikleri için, okula gittiklerinde bir arkadaşından silgi istiyorlar, karşısında ki “Vermem!” deyince, oturup ağlıyorlar. Çok ciddi sorunlar yaşanıyor. Bir çocuğun her istediğini yapmak, ona “Hayır!” dememek, şımartmak, sevmek değil. Zaten çoğunlukla bunlar suçluluk duygusuyla yapılıyor. İnsanlar günümüzde çocuklarının kendilerini sevmeyeceğinden korkuyorlar. Seni niye sevmesin çocuğun? “Çocuğum beni sevmezse?” diye korkan, o korkuyla çocuklarını tepelerine çıkaran binlerce, milyonlarca insan var...


8 Eylül 2014 Pazartesi

Günümüzde Aşk ve Yakın İlişkiler

AŞK KAÇIYOR

Her 100 kişiden 20'si Borderline ve kişilikler sınıra yaklaştıkça aşk kaçıyor.
  • Giriş : 05.04.2013 15:30
  • Güncelleme : 09.04.2013 07:03

Aşk kaçıyor
Türkiye Psikiyatri Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Prof. Dr. Doğan Şahin'e göre, başrolünü Glenn Close'un oynadığı "Öldüren Cazibe" filminde anlatılan, zaman zaman gerçek ile hayali birbirinden ayırt edemeyen kişilik örgütlenmesi olan "borderline" insanlar topluluğu toplumda giderek artıyor. Zira psikolojik olarak her 100 kişiden 20'si "borderline", yani "sınırda"... Bütünlüklü bir kişilikten uzaklaşan insanlar ise artık "aşkın kıyısı"ndan bile geçemiyor.


Ayrıldığı sevgilisinin tiyatro oyununu basıp yumurta attığı için son günlerde hakkında çok konuşulan tiyatro sanatçısı Ali Sürmeli gibiler çok yakında tarihe karışacak. Türkiye Psikiyatri Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Prof. Dr. Doğan Şahin'e göre, devir Frederic Beigbeder'in yazdığı, beyaz perdeye de uyarlanan "Aşkın Ömrü Üç Yıldır" devri. Şahin bunu şu sözlerle açıklıyor: "Aşk, bu atmosferde ancak üç sene sürüyor. Çünkü içinde bulunduğumuz ortam, aşkın yeşermesine, dallanıp budaklanmasına izin vermiyor.

Günümüzün koşullarında, daha esnek, duygusal yatırım yapmadan, çok fazla aşık olmadan yaşamak isteyen bir model ortaya çıkıyor. 'Hayat kısa, değmez bir kıza' prensibi yaygınlık kazanıyor." Şahin, başrolünü Glenn Close'un oynadığı, 1987 yapımı 'Öldüren Cazibe' filminde anlatılan, zaman zaman gerçek ile hayali birbirinden ayırt edemeyen kişilik örgütlenmesi olan 'Borderline' insanlar topluluğunun ise toplumda giderek arttığının altını çiziyor. Zira psikolojik olarak her 100 kişiden 20'si 'borderline', yani "sınırda"...

*Günümüzün giderek hızlanan hayat tarzı, ruhsal açıdan insanlarda nasıl bir etki bırakıyor?
Bütünlüklü bir kimliği olmayan insanlar topluluğunun oranının gittikçe arttığına şahit oluyoruz. Eskiden ruhsal yapılanmalarının organizasyonu açısından insanları, "nevrotikler" ve "psikotikler" olmak üzere iki temel kişilik yapılanması grubuna ayırıyorduk. Nevrotikler gerçeği değerlendirme yetisi tam, bütünlüklü bir kimliğe sahip ve üst düzey savunma mekanizmaları kullanan bir grup. "Psikotikler" ise, gerçeği değerlendirme yetisinde bozukluklar olan, kimlik bütünlüğünü kaybetmiş ve alt düzey savunmalar kullanan bir gruptu. "Psikotikler"in oranının yüzde 1, geri kalanının ise "nevrotik" olduğu düşünülüyordu.

*Sonra yeni bir gruba daha mı bölündük?
40 yıldır belirgin hale gelen bir başka grubun farkına vardık. Bu grubun, gerçeği değerlendirme yetisi yerinde gibi görünüyor. Ancak bazı stres durumlarında kısa süreliğine gerçek ile hayali karıştırıyorlar. Örneğin kız arkadaşının kendisini aldattığından sadece şüphe etmiyor. Bilakis yüzde 100 aldattığına emin. Ya da gerçek olmadığı halde, patronunun onu işten çıkaracağına ilişkin kesin bir kanaat geliştiriyor. Bu grup her iki grubun arasında yer aldığı için de "borderline" (sınırda) kişilik örgütlenmesi diyoruz. "Borderline" dediğimiz bu grubun oranı giderek artıyor. Şu anda yaşadığımız toplumda yaklaşık olarak her 100 kişiden 15 ila 20'si "borderline" kişilik örgütlenmesi gösteriyor.

*Dünyada mı yoksa Türkiye'de mi?
Dünyada. Türkiye'de de böyle olduğunu varsayıyoruz. Ama bir toplum ne kadar modernize olursa, oran o kadar artıyor. Geleneksel toplumlarda daha az oranda görülüyor.

Evlenme oranları azalacak

*"Borderline" modernite hastalığı mı?
Modernite ile artan bir şey. Ama daha evvel hiç yoktu diyemeyiz.

*Bir insanın "borderline" olmasını sağlayan en önemli koşullar nedir?
En önemli faktörlerden biri nesne sürekliliğinin olmaması. Yani bir çocuğu hem duygusal açıdan, hem de fiziki varlık açısından sabit bir anne yetiştirirse, o çocuğun borderline olma ihtimali daha zayıf. Ama çocuk arada büyürse, onun "borderline" olma ihtimali çok artıyor. Çocuğa sabah anne, öğle anneanne, akşam bakıcı bakarsa, yani çocuğa kimin baktığı belli olmazsa, ya da bakıcıların çocuğa davranışlarında tutarlılık yok ise bu durum ortaya çıkabiliyor. Modern yaşam da bunu getiriyor.

*Borderline tipleri nasıl tanırız halk arasında?
Aklına estikleri gibi davranırlar. İstikrarsızlık ve dengesizlik en önemli özellikleridir. Sinirlendiklerinde istifayı basıp giderler. İlişkilerinde çok çabuk samimi olurlar, çok çabuk vazgeçerler. Aşkları, devlerin aşkı gibi çok büyük olur ama çabuk biter. Yani bir insanı yavaş yavaş sevme, kabullenme diye bir şey yok. Göklere çıkarır, yerin dibine sokarlar. Maymun iştahlılık gösterirler. Büyük bir hevesle gitar çalmaya başlar. Bir bakmışsın, bir yıl sonra değişip, seyyah olmuş, Hindistan'a gidiyor. Toplumsal değişiklikler bir yandan borderline kişilik örgütlenmesi gösteren insanların oranını arttırırken, bir yandan da "borderline" olsun olmasın, herkesi etkileyen değişikliklere yol açıyor. Bu da yeni bir ilişki biçimine yol açıyor.

*Nedir bu yeni ilişki biçimi?
Daha esnek bir insan modeli ortaya çıkıyor. Bu yeni insan tipi, herhangi bir şeye bağlanmak istemiyor. Duygusal yatırım yapmadan, çok fazla önemsemeden, çok fazla aşık olmadan yaşamak istiyor. Projeye dönüşen bir ilişki modeli. Aslında insanların işleri de projeye dönüşüyor. Kadrolu elemanlar giderek azalıyor. Şirketler her yıl yeniden sözleşmeli olarak o koşullar uygunsa eleman alıyor. Altı ay sonra bu koşullar değişiyor. İlişkiler de aynı böyle olacak. Mesela bir hastanede çalışan iki kişi, o anda mevcut koşullar gereği, beraber oluyorlar. Biri mecburi hizmete gidiyor. Ve ayrılıyorlar. İnsanlar artık giderek evlenmeyecekler, evlenme oranları giderek azalacak. Çünkü evlenmek de büyük bir bağ.

"İnsanlar artık aşık olmuyor"

*Son yılların trendi mi bu?
Yeni dünya. Artık insanlar, "borderline" olmasalar bile, hiçbir işe kanıyla, canıyla girmiyorlar. Aşk için de dağları delmiyor, çöllere düşmüyor.

*Son dönemde Türkiye'de gördüğünüz ilişkilerin ana özelliği nedir?
Temkin. İnsanlar son derece planlı, ihtiyatlı. Kendilerini esirgeyerek, kollayarak ilişkiye giriyorlar. O ilişkiye girmenin kendisine ne getirip ne götüreceğini hesaplayarak başlıyorlar. Balıklamasına bir ilişkiye dalan, kendisini bir ilişkiye ve onun getireceği sorumluluklara bırakan kişilerin sayısının giderek azaldığını görüyoruz. "Aşık mısınız?" "Yoo", "Seviyor musunuz?" "Yooo. Takılıyoruz. Kız arkadaşım" diyor. "Sevgilim" diyemiyor çoğu insan. Gerçekten çok sevmiyor çünkü. İyi arkadaşlıklar yapıyor. Ama buradan aşk, tutku gibi bir şey çıkmıyor. Çünkü aşık olmak demek birçok insan için yaralanabilir olmak demek Aşık olursan, yaralanabilirliğe açık hale geliyorsun.

*Bu atmosfer koşullarından korunmak mümkün mü?
Bunun için çok farkında olmanız ve çok dirayetli olmanız gerekiyor. Çünkü içinde bulunduğunuz atmosferden etkilenmemeniz gibi bir durum söz konusu olamaz. Çok büyük bir çoğunluk etkileniyor. Mesela Türkiye'de son 10 yılda boşanma oranları iki kat arttı. Kimse kimsenin zahmetini çekmiyor. İleride belki boşanmalar o kadar artmayacak. Çünkü evlenmeyecekler zaten.

*Aşksız bir toplum düşünülebilir mi?
Etrafınıza bir bakın. İnsanlar şükran ve minnettarlık duygularını aşkla karıştırabiliyorlar. Yani mevcut koşullarda iki taraf için olumlu duygular varsa, o ilişki yürüyor. "Bugün kız arkadaşımla iyi vakit geçirdim. Demek ki seviyorum onu" diye düşünüyor. Böyle bir sevgi olabilir mi? Bundan sonra arabesk de dinlenmeyen bir müzik haline gelecek. Bu ilişkiler yaygınlaştıkça, insanlar kimse için bu kadar acı falan çekmeyecekler. "Hayat kısa, değmez bir kıza" prensibi yaygınlık kazanacak.

*İki insanın anlaşması da artık çok zor hale gelmedi mi?
Özdemir Erdoğan vakti zamanında çok güzel söylemiş "Sevmek anlaşmak değildir." Çok karmaşık bir şey. Aşık olmak bir sürü faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkan, son derece karmaşık duygular bütünü. Kimin kime ve neye göre aşık olacağının standart, kestirilebilir bir formülü yok. Hep şöyle bir soru soruyorlar mesela: "İnsan daha aşina olduğu kişilere mi aşık olur?", "İnsan kendisini tamamlamak için mi aşık olur?" Altı milyar çeşit insan var. Herkes aynı şekilde aşık olmaz ki. Biri kendinde eksik olanı arıyordur, ona ihtiyacı vardır. Başka biri için güçlü olması en kritik özelliktir. Bir diğeri de annesine benziyor diye aşık olur.

Aşk taktikleri işe yarar mı?


İnsanların bazen arkadaşları, bazen profesyoneller çeşitli taktiklerle sevgililerin elde tutulacağını söylerler. Yakın bir ilişki aslında iki insanın birbirine ne hissettiğine göre şekillenir ve seyreder. Hangi taktiği uygularsanız uygulayın, gerçek duygularınızı uzun vadeli olarak saklayamazsınız. Ama bir sevgiliyi elde tutmanın tek bir yolu vardır: Gerçekten sevmek ve kıymet vermek. Çünkü gerçek bir sevgiye karşı kimse aldırmazlık edemez

"Kaçan, kovalayanların sağlıklı olduğunu söyleyemem"*Günümüzdeki aşk ilişkilerini yansıttığı düşünülen, "Kaçan kovalanır" lafı çok kullanılıyor. Bu sağlıklı bir durum mu?
Bu normal bir durum değil. Yani kaçan kovalanır ilişkileri sağlıklı ilişkiler değildir. Bir insan sevgilisi kendisine yakınlık gösterdiği zaman uzaklaşıyor, gittiği zaman peşine düşüyorsa, geldiği zaman yakınlık göstermiyor ise sıklıkla bu yalancı pehlivanlıktır. Yalancı pehlivanlıktan kastettiğim şey şu: O kişinin de kendisinde de bağlanma korkusu vardır. Sevgilisi gittiği zaman da "çok seviyordum" diye kendisini kandırır. Aslında bu sağlıksız durum, çok yakın ve güçlü bir bağı istemeksizin bir ilişkiyi yüzeysel bir şekilde sürdürme arzusundan kaynaklanıyor. Yakın olmak da istemiyor, kaybetmek de istemiyor. İşte bu tam da bahsettiğim günümüzün ilişki modeli. Kaçanı kovalayan insanların bazıları da mazoşistlerdir. Çünkü mazoşistler için bir insan üzebiliyorsa değerlidir.
 
Duygu Leloğlu



7 Eylül 2014 Pazar

Anneliğin Kuruluşu ve Annelik Biçimleri


ANNELİĞİN ÖZNEL AÇIDAN KURULUŞU
 
Doğan Şahin
İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi, Psikiyatri AD
Sosyal Psikiyatri Servisi 
 
GİRİŞ
Bir kadının anneliğinin kuruluşu kendisi dünyaya gelmeden önce başlar. Tam olarak söylemek gerekirse, bir kız çocuğunun anneliğinin kuruluşu, annesinin, anneannesinin, anneannesinin annesinin ….. doğumuyla, asırlar öncesindeki annelerinin ve babalarının tutumları, beklentileri ile başlar. Meseleyi, ilk insana, Havva Ana’ya kadar götürebiliriz. Çünkü bir kadının kendi annelik tasarımında, daha çok anne tarafından olmak üzere, atalarından miras aldığı çok şey vardır.
Ancak gene de, anneliğin kuruluşu, elbette, kendisi dünyaya geldikten sonra başlar, çünkü bu mirası doğmazsa alamaz. Annesiyle bebekliğinden itibaren kurduğu ilişki, onun ilerideki anneliği için temel iskeleti ve modeli oluşturacaktır. 
ANNELİĞİN KURULUŞUNDA DÖNEMLER
Anneliğin kuruluşunu 4 ana döneme ayırabiliriz:
1)                  Kendisi dünyaya gelmeden önceki dönem
2)                  Doğumdan bir eş bulana kadar geçen dönem
3)                  Hamilelik öncesi ve hamilelik dönemi
4)                  Doğum sonrası dönem
1) Kendisi Dünyaya Gelmeden Önceki Dönem
Bir kadının nasıl bir anne olacağı, en fazla annesiyle nasıl bir ilişkisi olduğu tarafından belirlenir. Annesinin de nasıl bir anne olduğu, kendi annesiyle ilişiksinde belirlenir. Böylelikle bir kadının nasıl bir anne olacağı kendisinden önceki nesillerde şekillenmeye başlar.
2) Doğumdan Bir Eş Bulana Kadar geçen Dönem
Bir kadının anneliği; annesiyle ilişkisinin biçiminden başlayarak tüm gelişimi boyunca, çok sayıda psikolojik, sosyal ve kültürel etkenler tarafından şekillenir. Psikoseksüel gelişim dönemleri, fiksasyon alanları, dürtü gelişimi, kendilik ve kimlik oluşumu, bu süreçteki önemli basamaklardır. Gelişimi boyunca oluşturacağı karakter, nasıl bir eş bulacağını ve nasıl bir anne olacağını da belirleyecektir. En son olarak ele alacağımız, patolojik annelik biçimleri tüm bu gelişim dönemlerindeki sorunlardan kaynaklanır.  
3) Hamilelik öncesi ve hamilelik
Birçok araştırma göstermiştir ki, anneler çocuk yapmayı istedikleri andan itibaren, doğacak çocukları ile ilgili, çok ayrıntılı tasarılar kurmaya başlamaktadırlar. Fiziksel özelliklerinden, kişiliğine, zekâsına, zevklerine ve özellikle kendileri ile ilişkilerine dair fantezilere, dolayısıyla da beklentilere sahip olurlar.
Sağlıklı olsun da ne olursa olsun, beklentilerin gerçekleşmeme riskine karşı, savunmacı bir tutum, bir çeşit yalandır.
4) Doğum sonrası dönem
Beklentilere göre çocuğa bir isim konur. İsimler genellikle ailenin beklentilerini yansıtır, çocuktan beklenen rolü anlatırlar. Anneannesinin ya da babaannesinin yerini mi tutacak, gül gibi mi, ay gibi mi, güzel mi, bilge mi, arzu mu, tutku mu, ne olması bekleniyorsa ona göre bir isim konacaktır.  Bebeğin doğumunun uyandırdığı duygu ve bebeğin aile için anlamı ve beklentiler de isimlere yansır, Yeter, Tamam, Sonnur, ya artık çocuk istenmediğini ya da erkek beklendiği halde kız doğduğunu, oğlan olsun diye bir daha deneneceğini ve durumdan çok memnun olunmadığını anlatır.
Annenin bebeğin varlığını hissetmesine kadar, bebeği ile ilgili tasarımları kurgusal iken; bebeğin varlığını hissetmeye başladıktan sonraki tasarımlarının gelişimi, bu kurgusallığın yanında etkileşimsel de olmaya başlar.
Hamilelik boyunca da bebek artık etkileşim içinde algılanmaya başlar. Anne, bebeğin hareketlerini, daha önceki kurgularının etkisiyle algılayacak, ancak daha önceki kurgularını bu etkileşim içinde kısmen değiştirecektir de.
Anneliğin kuruluşu, daha önceki gelişimi tarafından önemli ölçüde belirlenmiş olsa da, son ve nihai şekillenme, bebekle etkileşim içinde yani daha çok deneyimle oluşacaktır.
Bu dönemde anneliğin kuruluşu, bebekle ilgili tasarımlar yanında, annelik rolüyle ilgili diğer tasarımları da içerir.
 
1)                  Bebekle ilgili tasarımlar
2)                  Kendisi ile ilgili tasarımlar
3)                  Eşi ile ilgili tasarımlar
4)                  Varsa başka çocuğu veya çocukları ile ilgili tasarımlar
5)                  Anne babası ve aile büyükleri ile ilgili tasarımlar
6)                  Diğer ebeveyn figürlerine ait tasarımlar ( teyze, abla, hala vb)
Annenin bebeği ile ve diğer aile üyeleri ile annelik rolü bağlamındaki etkileşimleri, kendi anneliğini şekillendirirken; aile üyelerine ait eski tasarımlarının da değişmesine yol açar. Mesela daha önceden bir çocuğu varsa, o zamana kadar biricik olan çocuğu şimdi büyük çocuğu olacak, ondan beklentileri ve ona ilişkin algısı değişecektir. Daha önce bir sevgili, eş ve arkadaş olan koca şimdi aynı zamanda bir baba ya da iki çocuklu bir babaya dönüşecektir.
Anneliğin kuruluşunda, başka kişilerle olan etkileşimler rol alsa da, en önemli etken gene de bebekle olan etkileşimdir. Bebek, annenin tasarımlarının şekillenmesine yardım eder. Annenin kimliği doğumla, bebeği görmesiyle büyük oranda değişmiştir. Annenin kendisi ile ilgili daha önceki tasarımları olan; kadın, eş, meslek kadını, arkadaş, kız, torun, yeğen, kardeş, komşu, vatandaş gibi rolleri; şimdi bunlara ek olarak; başka birinin hayatından ve büyümesinden sorumlu kişi, başka bir bedenin, başka bir canın sahibi, 24 saat süreyle birinden sorumlu nöbetçi, yaratıcı, öğretmen gibi rollerle etkileşecek ve bu yeni roller, eski rolleri de değiştirecektir.
BAĞLANMA
Bebek, annesiyle nasıl bir ilişki ve bağlanma kurarsa, ileride kendisi de bebeği ile temel olarak benzer bir ilişki ve bağlanma modeli kuracaktır.
Bağlanma, çocuk ve bakım verenleri arasındaki duygusal durum olarak tanımlanır. Bu, bebeğin bakım veren kişiyi araması ve ona tutunması ile kanıtlanır. İlk ay itibariyle bebekler, bu tarz davranışlar göstermeye başlar. Bu davranış, arzu edilen kişi ile yakınlığı geliştirmek için tasarlanmıştır.
Bowlby, bağlanmanın temel bir insani eğilim ve gereksinim olduğunu söyler. Anne ile bebek arasındaki bağlanma, bebeğin bir insana dönüşmesi için gerekli ortamı oluşturur. Bağlanma; gelişim, kişilik ve daha sonra hayatla ve başka insanlarla nasıl bağ kurulacağı üzerinde belirleyici bir öneme sahiptir.
Bağlanma ve Temel Güven
Annenin mutluluğu, coşkusu, yaşama sevinci ve bebeğinin varlığının verdiği sevinç, bebeğin temel güven duygusunu ile güvenli ve sevgiye dayalı bir bağlanma modeli geliştirmesindeki en önemli etkenlerdir.
Bebek, kendi uyaranları ve dış uyaranlarla başa çıkacak araçlara sahip değildir; dolayısıyla yaşamını sürdürmesi, kendisinden daha güçlü, akıllı ve anksiyete ve sıkıntıyı azaltma yetisi olan, problemleri sağlıklı bir şekilde çözen bir anneye bağlanmasına bağlıdır. Bağlanma, bu yüzden bebeğe güvenlik hissini verir. Temel güven duygusu, büyük oranda, yaşamın ilk yılında anneyle kurulan ilişkiden kazanılır. Güven, sevgi nesnelerine ulaşabilirlik anlamına gelir. Bebeğin güven duygusu; ilgisine ve desteğine ihtiyaç duyduğu, korktuğu, tedirgin ya da kendisini yalnız hissettiği anlarda anneye ulaşabildiği oranda gelişecektir. Ancak bu ulaşılabilirlik sadece fiziksel ulaşılabilirlik değildir; anne bebeğin yanında olmasına karşın, onun gereksinimini anlamaz ya da ilgilenmezse, bebek kendisini güvende hissetmeyecektir.
Annenin bağlanması
Annenin bebeğe bağlanması içinse, bonding kavramı kullanılır. Bebeğin anneye bağlanması ile annenin bebeğe bağlanması farklı görüngülerdir. Bonding, annenin bebeğe karşı hislerini anlatır ve bağlanmadan farklıdır. Anneler normalde bebeklerini bir güvenlik kaynağı olarak addetmezler. Çoğu araştırma, annenin bebeğine bondinginin, ten teması veya ses ve göz teması ile başladığını ortaya koymuştur.
Bazı çalışmacılar; doğumdan hemen sonra bebeğiyle ten teması olan annelerin, daha güçlü bir bağlanma örüntüsü gösterdiğini ve daha dikkatli bir bakım verdiğini ortaya koymuştur. Bazı araştırmacılar; bondingin ortaya çıkması için, doğumdan sonra bir süre aralığı belirlemiştir.
Bağlanma Evreleri
Birinci evre (0-12 hafta): Bebekler annelerine alışırlar, gözleriyle 180 derecelik alanda onu takip ederler ve annelerinin sesine dönüp, ritmik olarak hareket ederler.
İkinci evre (bağlanma oluşturma: 8-12. hafta ila 6 ay): Bebek çevresinde bir veya daha çok kişiye bağlanır. Bağlanma daha belirgindir, bağlanılan figürü arama davranışları gözlemlenebilir.
Üçüncü evre ( muntazam bağlanma: 6-24 ay): Bebek, bakım verenden ayrıldığında ağlar ve diğer sıkıntı bulgularını gösterir; bu safha bazı bebeklerde 3 ay gibi erken bir sürede de görülebilir. Annelerine geri döndüklerinde ağlamayı keser ve bebek, annenin geri döndüğünü garanti altına almak istercesine anneye tutunur. Bazen ayrılma sonrası anneyi görmek, ağlamanın durması için yeterlidir.
Dördüncü evre (25 ay ve ötesi): Anne figürü bağımsız olarak görülür ve çocuk ile anne arasında daha karmaşık bir ilişki oluşur. 
Yakın tensel temas, anneyle ilişki kurmayı temin ederek bebeğin kendine güvenini arttırır. Bebeğe uygun yanıtlar vermeyen anneler, sıkıntılı bebekler yetiştirir; bu annelerin genelde bebeğe eşduyum yapma kapasiteleri azdır, duygusal olarak immatür ve yaş olarak daha gençtirler. Bazen de düşük IQ seviyeleri vardır.
Ayrılık ya da ihtiyaç anında anneye ulaşamamanın algılanması, anksiyetenin ilk biçimidir ve bebeğin ağlama gibi sinyal belirteçlerini harekete geçirir. Annenin, bebeğin anksiyetesini veya korkusunu anlama yetisi, bebekte bağlanmanın gelişmesi için olmazsa olmazdır.  Anne fiziksel yoksunluktan veya psikolojik yetmezlikten ötürü çocuğun yanında değilse, bebekte anksiyete gelişir.
Annenin doğum öncesi ve hamilelik boyunca bebeği ile ilgili kurduğu tasarım ve beklentilerin, bebekle karşılaştığındakilere ne ölçüde uyduğu, bebekle kuracağı duygusal ilişkiyi etkiler. Annenin bebeği ile sağlıklı bir ilişki kurması, daha önceki beklentilerinin sağlıklılığı ve hayal kırıklarını tolere etmesine bağlıdır.
PATOLOJİK ANNELİK BİÇİMLERİ
Şizoid anneler
Temel özellikleri; toplumsal ve kişilerarası ilişkilerden uzak durma ve duygu ifadesinde kısıtlılıktır. Yakınlık ve ilişkiye izin vermeyecek bir biçimde, otonomi ve aykırılığa aşırı bir önem verme vardır. Kendilerini tek başlarına yeterli bulurlar. Diğer insanlarla ilgili olarak, onlardan alabilecekleri bir şey olmadığını varsayarlar.
Bu kadınlar bebekleriyle uygun duygusal bağ kuramazlar. Bebeğin duygusal gereksinimlerini fark etmez ya da fark ettiklerinde uygun duygusal yanıt veremezler. Duygusal yakınlık ve bağ kurmak, sorumluluk almakla ilgili sorunları vardır.  Çocuğun beklentilerini zahmet ve eziyet olarak hissederler ve çocuğu iterler. Bu kadınların bebekleri güvensiz, içine kapanık ve duygusal bağ kurma kapasitesi gelişmemiş olarak büyüyeceklerdir. İleride kendileri de, başkaları ile duygusal yakınlık kurmaktan kaçınacaklardır. Çünkü her duygusal yakınlığın, yanıtsızlık ve hüsranla sonuçlanacağını ‘öğrenmişlerdir’. Duygusal bağ kurma olanakları kısıtlı bu annelerin, genellikle çocukları da ileride duygusal yakınlık kurmak konusunda zorluklar yaşayacaklardır. Yalnız ve bir başına olmayı tercih edeceklerdir.
Paranoid anneler
Temel özellikleri, insanların söz ve davranışlarını gerçek dışı bir biçimde kötü niyetli, ona zarar vermeye yönelik olarak görerek, güvensizlik ve kuşku duyma eğilimidir. Temel inançları kendilerine kötülük yapılacağı ve zarar görecekleridir. İnsanların kötü ve istismarcı oldukları varsayımı ile hareket eder. Sürekli, gelebilecek kötülüklere karşı tetikte bulunmak ihtiyacındadırlar.
Paranoid anneler, dünyayı ve insanları tehditkar, her an süistimal etmeye hazır hissederler ve çocuklarını bu dış tehditten korumaya çalışırlar. Çocuklarını korumak için, onları da korkuturlar. Şüpheci ve güvensiz yaparlar. Başka insanlara güvenmemeyi ve onlardan korkmayı öğrenen çocukların da; sevme, sosyal ve duygusal ilişki kurma yetenekleri kısıtlı olacaktır.
Şizotipal anneler
Temel özellikleri, bilişsel ya da algısal çarpıklıklar ve alışılagelmişin dışında davranışlardır. Kısıtlı ve uygunsuz duygulanımın yanı sıra, yakın ilişkilerde birden bire rahatsızlık duyma ve yakın ilişkilere girebilme becerisinde azalma görülür. Sanrısal düzeye ulaşmayan paranoid, referans, büyüsel düşünce gibi düşünce bozuklukları gösterirler.
Yaygın düşünce ve algı bozukluğu gösteren bu tip anneler, çocuğun gerçeği değerlendirme yetisi geliştirmesini engellerler. Bu çocukların, dünyayı gerçekçi bir biçimde algılama, duygusal yakınlık kurma ve sevme kapasiteleri kısıtlı olacaktır.
Narsisistik anneler
Önemli biri olduğuna ilişkin inanç ve fanteziler, eleştiriye aşırı duyarlılık, başkalarıyla empati yapabilme kapasitesinde eksiklik ve haset ile seyreden kişilik örüntüsüdür.
Bazı anneler, bebeği, kendi gerçekleştirmedikleri arzularını yerine getirecek biri olarak tasarlar. Kendisini yeterince güzel bulmuyorsa ve bundan dolayı aşağılık duyguları içindeyse, bebeğinin “intikamını” almasını bekler. Kendinde eksik gördüğü ya da başaramadığı her şeyi bebeğin gerçekleştirmesini isterken, defalarca da hayal kırıklığına uğrar. Çocuk, annenin kendisinin beklentilerini gerçekleştirdiği oranda ona karşı iyi ve destekleyici, hatta yeteneklerini abartıcı davranırken; kendi istediği gibi olmayan durumlarda yok sayıcı, aşağılayıcı hatta düşmanca davranırlar.
Bu annelerin çocukları, kendilerini değerli hissedebilmek için hep birilerinin takdirine ve hayranlığına gereksinim duyarlar. Değerlilik duygusu, hep başkalarına bağlı olur. Sürekli övünmek ve övülmek ihtiyacı içinde olurlar, kendileriyle aşırı meşguliyetleri dolayısıyla başkalarını anlamak konusunda zorluklar gösterirler.
Borderline anneler
Bazı anneler, sık ve yoğun duygusal değişiklikler gösterirler, anlamsızlık, boşluk duygularından ya da mutsuz dönemlerden; coşkulu, sevinçli dönemlere geçerler. Çocukların, kararlı kendilik ve nesne tasarımları kurmalarını engellerler. Çocuklarına karşı tutumları da, tamamen olumlu ve tamamen olumsuz uçlarda salınıp durur.
Öfke ve dürtü kontrol zorlukları yanında, çocukları ile ilgilenme konusunda dengesiz bir biçimde, aşırı ilgilenme ile yok sayma ya da kötü davranma arasında gider gelirler.
Bu annelerin çocukları da ileride muhtemelen borderline olacaklardır.
Antisosyal anneler
Antisosyaller, başkalarının da bir takım hakları olduğunu ve onların da insan olduğunu, neredeyse, inkar eden kimselerdir. Kendi çıkarları ve gereksinimleri neyi gerektiriyorsa onu yaparlar ve davranışlarının, başkalarına zarar vermesi ya da rahatsız etmesiyle ilgilenmezler. Amaçlarına ulaşmak için her türlü yolu deneyebilirler. Çok yakın ve ilgili gibi davranabilirler.  Başkalarına yönelik tehlikeli, tacizkar veya saldırgan davranışlarda bulunabilirler.
Bu anneler; çocuklarına karşı da benzer bir tutum gösterirler. Çocuk, kendisinin işine gelmeyen şekilde davrandığında, ona kötü muamele edebilir, hatta şiddet gösterebilirler. Cezalandırma odaklı bir çocuk yetiştirme tutumları vardır.
Bu annelerin çocukları da muhtemelen büyüdüklerinde antisosyal bireyler olacaklardır.
Histrionik anneler
Ben merkezli, kendilerine karşı hoşgörülü ve diğer insanlara ciddi bağımlılıkları olan kimselerdir. Histeriklerdeki gibi, derin ve anlamlı ilişkileri yoktur. Diğerlerini olduğu kadar, kendilerini anlamakta da güçlük çekerler. Çocuksu, diğer nesne ilişkilerindeki değişken tabiatlarıyla, histerik karakterlerle zıtlık oluştururlar. Sürekli ilgi ve takdir bekleme, reddedilmemek için diğer insanları nasıl etkilediklerini sürekli kontrol etme, benlik saygılarının başkalarının ilgi ve takdirine bağlı olması temel özellikleridir.  Genelde yüzeysel, yapay ve abartılı davranışlar sergilerler.  Bekledikleri ilgiyi görmediklerinde, çevrelerindeki insanları manipüle edebilmek için dramatik davranışlar sergilerler. İçinde yaşadıkları olaylara odaklanamazlar.
Bu annelerin çocukları, annelerinin kendileriyle gerçekten ilgilenmediklerini, ilgilendiklerinde de, bir oyuncak ya da vakit geçirecek bir şey olarak ilgilendiklerini hissedeceklerdir. Çocuklarının sadece fiziksel görünümleri, güzellikleri ya da başka insanları etkileyip etkilemedikleri ile alakalı olduklarından, çocuklar da ileride benzer davranışlar gösterebilirler.  
Anksiyöz anneler
Bazı anneler, çok kaygılıdır ve en küçük bir sorun karşısında telaşa kapılır, panik yaşarlar.
Çocuklarının güçlü bir ego geliştirmesine engel olurlar. Çocuklarının anksiyeteyi tolere etme ve sorunlarla baş etme mekanizmalarının geliştirmelerini sağlamamış olurlar.
Bağımlı, depresif anneler
Bazı anneler, güvensizdirler ve tehdit altındayken garip, dezorganize davranışlar ya da sığınma çabaları gösterirler. Yakın çevrelerini oluşturan kişilere karşı aşırı uysal, uyumsal ve yapışkan davranışlar sergileme, kendini yetersiz ve çaresiz görerek var kalmak ve mutlu olmak için, sürekli, daha güçlü birine dayanma gereksinimi ve yoğun ayrılma korkusu, bu kişilik bozukluğunun temel özellikleridir.
Bebekleri de böyle olacaktır. Bazı anneler, eşleriyle yaşadıkları duygusal sorunları örtmek için bebek sahibi olurlar. Bir kısmı kendisini tamamen bebeğe vererek, onun yakınlığı ve sevgisi ile mutlu olmaya çalışır, ancak bebeğinin de tamamen kendisine bağlanmasını sağlar. Çocuk büyüse de bağımsızlaşmasına izin vermez, onu kendisini yalnız hissettirmeyen, yalnızlığını, anlamsızlığını ve işe yaramazlık duygularının oyuncağı, eğlencesi olarak kalmaya zorlar.
Obsesif anneler
Esneklik, açıklık ve verimliliği yok edecek tarzda düzenlilik, mükemmeliyetçiliğe aşırı önem verme, ilişkilerde ve duygulanımda aşırı kontrollü olma, kesinliği ve kuralcılığı vurgulama, olmalı, yapılmalı tarzında düşünce biçimi, temel özellikleridir.
Obsesif karakterli anneler, çocuklarının duygusal gereksinimlerinden ziyade, beslenme ve sağlıkları ile ilgilidirler. Çocukla duygusal yakınlık kurmaktan çok, “çok lazım” olduğunu düşündükleri kuralları uygulamaya çalışırlar. Bebeğe gösteremedikleri duygusal yakınlığı ve sevgiyi, aşırı bakım ve “özen” ile gidermeye çalışırlar.
Çocuklarının duygularını ve arzularını bastırmalarına neden olurlar, çocuk isteklerine ve arzularına göre değil, kendisinden beklendiği gibi davranan makineleşmiş bir insana dönüşür. İnsanlara, yakınlarına, gerçekte ne hissettiğini bilmez, sadece nasıl uygunsa öyle hissettiğini düşünür. Arzularının farkında olmadığı gibi; kızgınlıklarının, kırgınlıklarının da farkında olmaz. Annesinin eğitimi sayesinde, her şeyin bir doğrusunun olduğunu sanmaya ve bunları öğrenip uygulamaya çalışır. Her şeyden ders çıkarıp, ondan sonraki davranışlarını buna göre belirlemeye çalışır.  Duygularını denetleyebilmek için, annesi gibi her şeyi ve herkesi kontrol etmeye çalışır. 
KAYNAKLAR
  1. Ardalı C. Bebeğin simgesel sistemlerinin kuruluşu. Kişilik ve Psikoterapi Yazıları içinde. Editörler: N Eren, N Öğünç Emil, MB Saydam, D Şahin. İstanbul, Alan Yayınları, 2000: 47-74
  2. Gander MJ, Gardiner HW (Yayıma Hazırlayan: Prof. Dr. Bekir Onur): Çocuk ve Ergen Gelişimi, İmge Kitabevi, Ankara, 2001: 214-233
  3. Ainsworth MDS, Eishberg CG. Effects on infant-mother attachment of mother’s unresolved loss of an attachment figure or other traumatic experience. In: Attachment Across the Life Cycle Eds: P Marris, J Stevenson-Hinde, C Parks. New York, 1991
  4. Winnicott DW: Oyun ve gerçeklik, Metis Ötekini Dinlemek Yayınları, İstanbul, 1998: 10-11
  5. Bowlby, J. Attachment and loss: Volume 1. Attachment. New York, Basic Boks, 1969
  6. Bowlby, J.   Attachment and loss: Volume 2. Separation. New York: Basic Boks, 1973

KOMPLOCU PARANOİD GRUPLAR

HEDEFİNİ ŞAŞIRMIŞ BİR İSYANIN ÜRÜNÜ OLARAK KOMPLOCU PARANOİD GRUPLAR Doğan Şahin   GİRİŞ Bu yazıda son yıllarda giderek artan her şe...