İzleyiciler

cinsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2018 Salı

SOSYAL VE CİNSEL YAKINLAŞMA


SOSYAL VE CİNSEL YAKINLAŞMANIN GELİŞME SÜRECİ


Doğan Şahin


ÖZET

İnsanda cinsel davranış sadece üreme amacına hizmet etmemektedir. İnsanda cinsellik üreme yanında sosyal ve duygusal bağlar kurma ve bunları sürdürme amaçlarına da hizmet eder. Ayrıca uygarlığın ve kültürün şekillenmesinde ve kimi kurumların oluşmasında etkileri olur.
Diğer türlerden farklı olarak insan cinsel davranışı çok büyük farklılıklar gösterir ve kişinin özgün kişisel tarihi tarafından belirlenir.
İnsanın cinsel yaşamını belirleyen önemli etkenler, bağlanma biçimleri, psikoseksüel gelişim dönemleri boyunca oluşan fiksasyonlar, cinsel rollerin öğrenilmesi ve kültürel etkenlerdir.

 

SUMMARY
Sexual behavior in human does not only serve for reproductive purposes. In addition, sexuality, also serves to establish and sustain social and emotional bonds? It has effects on shaping the civilization, culture and constitution of the foundations.

Unlike the other species, human sexual behavior has great differences and is determined by the person's unique history.

The important factors that determine human sexual life are attachment styles, fixations during the psychosexual development stages, learning of the sexual roles and cultural factors.

GİRİŞ
İnsan cinselliğinin ana işlevinin üremekten çok sosyalleşmek olduğu görülmektedir. Birçok memelide üreme dönemi ile sınırlı olan cinsel ilgi ve arzu, insanda üremekten bağımsız bir şekilde süreklilik göstermekte ve çiftleşme dışında da çok fazla öğe barındırmaktadır. Çiftleşme insan cinsel davranışlarının küçük ve merkezi olmayan bir parçasını oluşturmaktadır.

Afrika’nın orta bölgelerinde yaşayan Bonobolarda cinsel yaşam günlük hayatın bir parçasıdır. Şempanzelerle, Bonobolar aynı cinsin (Pan) üyesi olmalarına ve birbirlerine çok benzemelerine rağmen sosyal ve cinsel davranışları arasında belirgin farklılıklar vardır 1,2,3. 

Bonobolar kardeşleri şempanzelerin aksine anaerkil bir düzende yaşarlar. Bonobo topluluklarında dişiler oldukça sıkı bağlarla örgütlenmişken, erkekler daha bireysel bir yaşam sürerler. Bir erkek bir dişiye saldıracak olsa, tüm dişiler bu saldırıya karşılık verir ve erkeği püskürtürlerken, bir erkeğe saldırı olduğunda tek başınadır, yardıma gelen olmaz.2,3

Bonobolarda cinsellik günlük yaşamın doğal bir parçasıdır. Anne oğul dışında her türlü ilişkinin içinde cinsellik olabilir. Cinsellik selamlaşmanın, yakınlık kurmanın ve bazen de bir gerginliği sonlandırmanın biçimidir. Şempanzelerde görülen şiddet davranışları Bonobolarda pek görülmemektedir. Buldukları güzel meyveleri yemekte olan bir Bonobo grubunun olduğu yere yabancı bir Bonobo grubu geldiğinde, şempanzelerde olduğu gibi alan savaşı yerine iki grup arasında cinsellik yaşanmaktadır. Cinsel ilişkiden sonra da yiyecekler paylaşılır. 1,2,3

Bonobolarda cinsellik, üremeden bağımsız olarak sosyal bağlar kurmak ve şiddetten kaçınmak için kullanılıyor gibi görünmektedir. Bu bağlamda Bonobolarda eşcinsel davranışlar da oldukça sık görülmekte, dişiler de erkekler de kendi aralarında seks yapmaktadırlar. Bazen bir kavga seksle kesilmekte ve şiddet sona ermektedir1,2,3.

Cinselliğin esas olarak üremeye hizmet ettiği şempanzelerde dişiler yavruları varken cinsel ilişkiye girmediklerinden, erkekler, dişileri cinsel ilişkiye ikna etmek için yavrularını öldürebilmektedirler. Bonobolarda ise bebek cinayetleri gözlenmez çünkü dişiler her dönemde cinsel ilişkiye girerler, ayrıca bir dişi her zaman çok sayıda erkekle cinsel ilişkiye girdiğinden erkekler kimin kendi yavrusu olduğunu bilmezler. Dolayısıyla belki bu yüzden tüm yavruları korurlar1,2,3.

Birbirlerine çok benzeyen aynı cinsin bu iki kardeş türü arasındaki bu farklılığın genetik bir farklılığa mı yoksa kültürel etkenlere mi bağlı olduğu tartışmalıdır.  Genetik bir yanı da olsa, Bonobolar, yiyeceğin çok fazla olduğu, yiyecek rekabetinin gerekmediği bir coğrafyada evrimleşmişlerdir. Burada yiyecek ve alan savaşı gerekmediğinden daha barışçı bir kültür geliştirmiş olabilirler.  Öte yandan böyle yiyeceğin bol olduğu bir ortamda, gereksiz şiddet davranışı gösteren bireyler uyumsuz davranışları dolayısıyla daha az üreme şansı bulacaklarından, saldırganlık genetik olarak elenmiş olabilir.

İnsan genetik olarak en yakın akrabaları olan ne şempanzeler ne de Bonobolar gibidir. Bonobolar gibi cinselliği üreme dışında sosyal yakınlaşma ve bağ kurmakta kullanır ama Bonobolardan farklıdır. Çünkü daha saldırgan ve ataerkil kültürler kurmaya eğilimlidir. Öte yandan şempanzelerden de farklıdır. Çünkü şempanzeler gibi saldırgan ve erkek baskınlığının hakim olduğu kültürler kursa da onlardaki gibi cinsellik sadece üreme amaçlı değildir. 

İnsan cinselliğini daha iyi anlamak daha önceki türleri ve biyolojik özellikleri kavramak yanında kültürel ve psikolojik gelişmeyi de akılda bulundurmayı gerektiriyor. Şimdi insan cinsel davranışlarının çocukluk boyunca gelişimini gözden geçirelim.         

CİNSELLİĞİN GELİŞİMİ

İnsan cinselliğinin biyolojik bir yanı olduğu kuşkusuzdur ancak aynı zamanda sosyal bir boyutu da olduğu doğumdan itibaren kendini göstermektedir.

Çocuğun cinsel gelişimi, öncelikli olarak annenin çocukla kurduğu tensel ve ruhsal yakınlık temeli üzerinde şekillenmektedir. Anne bebeğin duygularını ve duygusal gereksinimlerini, duygusal eş-duyum yoluyla kavrayarak uygun yanıtlar verdiğinde, anne ile bebek arasında özel, “ruhsal ve bedensel bir bütünlük” oluşur. Winnicott bunu “psikosomatik-eş ilişkisi” olarak tanımlar 4.  Anne ve bebek birbirlerinin vücut ısısı, nabızları, deri üzerindeki ter miktarı gibi işaretlerden ve birbirlerinin yüzlerindeki değişimlerden duygusal frekanslarını birbiriyle uyumlu hale getirirler. Aynı anda, aynı beyin kimyasında olup aynı şeyleri hisseden bir ikili olurlar. Anne bebek için bebeğin tam da olmasını istediği anda ihtiyaçlarını karşılayarak kendisini “omnipotent” hissetmesine neden olur 4. Anneyle kurulan bu ilişki biçimi daha sonra başka insanlarla kurulacak ilişki için de temel oluşturacaktır.  Bu ilişki, karşılıklı bağlanma ve bu bağdan haz alma ilişkisini geliştirir. Bebeğin yaşadığı bu psikosomatik eş ilişkisi daha sonra eşiyle kuracağı psikosomatik eş ilişkilerinin ilk modelini oluşturur ve erişkin çiftler de benzer bir psikosomatik eş ilişkisi yaşarlar.

Bowlby ve takipçilerinin yaptığı çalışmalar anne ile bebek arasında kurulan bağlanma biçimlerinin hayat boyu devam ettiğini göstermiştir. Annelerinden ayrı büyütülen ve anneleriyle duygusal ve tensel ilişki kurmalarına izin verilmeyen maymunlar, büyüdüklerinde akranlarıyla sosyal ve cinsel yakınlık kurmak için çaba göstermemektedir. İnsanlarda da benzer bir durumun varlığından söz edilebilir. Sözgelimi, Guntrip’e göre çocuklarıyla yeterince duygusal eş duyumu yapamayan annelerin sebep olduğu şizoidi olgularında, başka insanlarla sosyal, duygusal ve cinsel ilişki kurma ilgi ve isteği görülmez. Guntrip, şizoidi gelişimini sadece annenin bebekle eş-duyum yapamamasına bağlamaz 5. Ayrıca çocuklarına sert ve itici davranan ya da çocukların ihtiyaç duymadığı ve belki yalnızlık ihtiyacı hissettiği durumlarda boğucu bir şekilde duygusal temas kurmaya çalışan annelerin de şizoidi gelişimine neden olabileceğini belirtir 5.

PSİKOSEKSÜEL GELİŞİM DÖNEMLERİ

Psikoseksüel gelişim boyunca meydana gelebilecek fiksasyonlar, cinselliğin çeşitli yönlerini, ilişki kurma, nesne seçimi ve doyum arama biçimleri üzerine etki eder 6

Oral Dönem

Çocuğun biyolojik istekleriyle ruhsal gereksinimlerinin iç içe geçtiği bu dönemde;  duygusal yakınlık kurmak ve sürdürmek yanında temel güven duygusu gibi sosyal ve cinsel yakınlaşmaya dair temel özellikler gelişmektedir. Karnını doyurmadığı halde çocuklarda parmak emme dürtüsel doyum ihtiyacının varlığını gösteren işaretlerden biridir. Bebek annesini ya da başka bir şeyi emerken beslensin veya beslenmesin bundan aynı zamanda haz ve doyum da almaktadır 7,8.

Başka bir varlığın rahatlığı ve sakinliğini deneyimlemek, bebeği yatıştırır, anksiyetesini giderir ve ona güvende olduğu hissini uyandırır. İleride de güvensiz hissettiğinde, güven duyduğu birine sokulmak, sarılmak kendisini rahatlatacaktır. Buradan hareketle cinsel heyecanın başlangıçta besin gereksinimine ve oral uyarılmaya bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

Olağanüstü bir oral doyum, belirgin bir güvenlik ve iyimserlik duygusu yaratırken, oral yoksunluk, kötümser ya da ısrarcı, hırçın bir hak isteyicilik yaratabilir 8.  

Oral döneme saplanan bireylerin bir bölümü, ihtiyaç duydukları duygusal desteği temin etmek umuduyla, başkalarına kendilerine davranılmasını istedikleri gibi davranırlar. Son derece verici, düşünceli ve cömert olurlar. Kendilerinin de mutlu edileceği yönündeki beklenti ve istekleri doğrultusunda başkalarını mutlu ve memnun etmeye çalışırlar.

Bazı oral karakterler ise tam tersine kimseye bir şey vermek istemezler ve sadece almak isterler. Oral ihtiyaçlarını ve duygusal gereksinimlerini karşılamamış bir anneyle yapılan özdeşime bağlı olarak, adeta  ‘öç alma’ tutumu benimserler: “Nasıl ki bana verilmedi ben de kimseye bir şey vermeyeceğim”.

İlişkilerinde ister verici, ister cimri olsunlar, gerçekte verilenle doymazlar ve hep daha fazlasını umarlar. Öte yandan bağlandıkları nesneleri küstürmemek ve kaybetmemek için isteklerini bastırmaya çalışırlar. Bu dinaikler çoğunlukla kendilerini istediklerini alamamış, hakları verilmemiş ve hayal kırıklığına uğramış olarak hissetmelerine yol açar. 

Bu dönemden sosyal ve cinsel yakınlaşmaya dair oluşan sorunları şöyle sıralayabiliriz: Sürekli bir duygusal destek ihtiyacı hissetme, yalnız kalamama, sürekli başkalarına danışma ihtiyacı hissetme, insanlarla yakınlık kurma ve sürdürme için aşırı verici ve iyi olma zorunluluğu, terk edilmekten korkma ve bağlanma zorlukları.

Anal Dönem

Dışkılama sırasında duyulan zevk, anal erotizmin temel amacıdır. Çocuk kısa sürede dışkı miktarı ile haz arasında doğru bir orantı olduğu keşfeder ve daha çok zevk alabilmek için dışkısını biriktirmek ister. Annenin tuvalet eğitimi vermek için çocuktan düzenli olarak dışkılamasını istemesi ile çocuğun daha çok haz alabilmek için biriktirme isteği arasında eninde sonunda bir çatışma çıkar. Bu dönemde dışkılama dışındaki konularda da çocuğun kendi arzularına göre hareket etme isteği ile annenin oluşturmaya çalıştığı kurallar arasında birçok alanda çatışmalar yaşanır. Anne çocuğa kendi kurallarını dayatır ve çocuğun arzularından vaz geçmesini sağlarsa çocuk doyurulmamış anal arzularına saplanabilir 6,8.

Anal karakterlerin temel özellikleri anal sadistik eğilimlerin reaksiyon formasyonu ile bunların süblimasyonundan ibarettir. Başlıca özellikleri, düzenlilik, tutumluluk ve inatçılıktır.

Tutumluluk, bazen yitirme korkusunun bazen de erojen zevki artırma isteği tarafından güdülenen bir alışkanlıktır. Düzenlilik ve inatçılık daha karmaşıktır. Düzenlilik, boşaltım fonksiyonlarının düzenlenmesi konusundaki çevresel gereklere boyun eğmenin, inatçılıksa bunlara karşı gelmenin bir ürünüdür. Bazı koşullarda inatçılık o kadar aşır olabilir ki, kişi daima kendisinden istenenin tam zıddını yapmak zorunluluğu duyar. İnatçılık, eylemin olanaksız bulunduğu koşullarda geliştirilmiş, pasif tipte bir saldırganlıktır. Bir çocuğun yaşamında inatçılık ilk olarak, anal sifinkterini sıkarak annenin beklediği şeyi vermemek biçiminde kendisini gösterir 8.

Kibarlık, nezaketle ve temizlik konusundaki titizlik birer reaksiyon formasyondur. Sadizmi ve dışkıyla oynama arzularını tersine çevirerek gizlemeye yararlar. 

Kendilerine duygu ve arzularına göre değil, kabul edilecekleri şeylere göre davranmaları öğretilmiş olduğundan, daha doğrusu kendi arzularına göre hareket ederlerse annelerinin sevgisini kaybedecekleri konusunda korkutulduklarından duygularını denetim altında tutmak isterler ve yaygın olarak izolasyonu kullanırlar. Böylelikle kendilerinin ne istediklerine göre değil, ne yapmalarının beklendiğine göre davranabilirler. 

Bunun dışında izolasyonun yol açtığı, uygun duygusal tepkilerin yokluğu da söz konusudur. Hastalar tamamen soğuk olabilir veya yalnız sınırlı sayıda duygusal tepkiler verebilirler ya da ancak bazı güven verici koşullar yerine gelmişse duygularını belirtebilirler.
Anal-obsesif diğer karakter özelliklerini şöyle sıralayabiliriz;

Batıl inançlar, majik düşünceler; düzenlilik, tertiplilik, titizlik, ayrıntıcılık, mükemmeliyetçilik, planlı programlı olma; başkalarını işleri kendi kuralları ya da alışkanlıklarına göre yapması konusunda ısrar ya da öyle yapmayacaklarını düşünüp üstlenme; çalışma ve üretkenliğe, eğlenceyi ve arkadaşlık ilişkilerini dışlayacak ölçüde düşkün olma; kararsızlık, karar vermekten kaçınma ya da erteleme; ahlak kuralları ve değerler konusunda aşırı katılık; duygu ifadesinde kısıtlılık; kişisel çıkarı olmadığı sürece insanlara zaman ayırmama, para ya da hediye vermeme, cimrilik; manevi değerleri olmasa bile eski şeyleri atmama, koleksiyonculuk; kontrol ritüelleri; başkalarının başına bir şey gelebileceği konusunda evhamlılık; sayı sayma, çizgilere, plaklara, tabelalara dikkat etme gibi obsesyonlar, kompülsiyonlar; pasif-agresif tutumlar; konudan uzak, ayrıntıcı konuşma 6,7,8.

Fallik Dönem


Çocuk cinselliği döneminin sonunda, cinsel heyecanlar genital bir nitelik kazanır. Cinsel organlara ilgi artar ve genital mastürbasyon ön plana çıkar. Cinsel uyarılma hali, kaynağı neresi olursa olsun, giderek genital organlar üzerinde yoğunlaşır ve sonunda genital yolla deşarj olur.

Erkek Çocuklarda Fallik Dönem
Bu dönemde çocuk cinselliğinin esasını mastürbasyon ve anneye duyulan cinsel arzu oluşturur. Cinsel organ temel haz aracı ve cinsel kimliğin kanıtı olduğundan büyük bir narsisistik yatırım söz konusudur. Ancak penisinin babasınınkinden ya da diğer bir erişkin erkeğinkinden daha küçük olduğu fikri narsisistik bir kırılganlık noktasıdır.

Fallik dönemde penisin duyumlardan yana son derece zengin hale gelmesi ve cinsiyetler arası farkı gösteren bir organ olması dolayısıyla çocuk cinsel organına aşırı bir yatırım yapar ve onunla adeta özdeşleşir.   Bu kadar önem kazanmış, bu değerli organa bir şey olacağı korkusuna, kastrasyon anksiyetesi denir 8.  
Öte yandan çocuğun çevresi de onun böyle fantastik cezalandırılma beklentilerini provoke eder. Birçok erişkin, bir çocuğun cinsel organı ile oynadığını gördüğünde, orasını kesmekle tehdit eder. İster ciddi, ister şaka yollu olsun hiç bir objektif tehdit içermeyen yaşantılar bile annesine duyduğu arzu yüzünden kendisini suçlu hisseden ve cezalandıracağını bekleyen çocuk tarafından tehdit gibi yorumlanabilir. Örneğin dişi genital organlarını gördüğünde bunu insanların kastre edilebildiğinin bir delili olarak yorumlayabilir8.

Erişkinlerin kastrasyon konusundaki tehdit ve şakaları bu kadar istekle ve kolaylıkla söylemeleri, kendi kastrasyon korkularının bir belirtisidir. Başkalarını korkutmak, kendi korkusunu gidermek için iyi bir yöntemdir. Bu yolla kastrasyon korkusu kuşaktan kuşağa geçer.

Cinsel etkinliklerinden ve anneye yönelik cinsel arzusundan vazgeçmek ya da penisini kaybetmek seçenekleri arasında kaldığında penisini korumak için cinsel haz ve arzularından bir süreliğine vaz geçmeyi tercih eder. Fallusa sahip olma arzusu, haz ve anneye yönelik arzudan daha önemli hale gelir. Ayrıca çocuk tüm bu dönem boyunca annesine duyduğu cinsel arzunun kabul görmediğini ve yasak olduğunu da idrak eder. Böylelikle çocuk annesine benzeyen bir kadınla ileriki yıllarda beraber olmak üzere, annesine duyduğu arzudan vaz geçer 8.

Bu döneme fiksasyonu olan kişilerde bir insana aşk duymak, anneye cinsel arzu duymak anlamına geleceğinden yoğun suçluluk duygularına neden olur. Bu kişiler cinsellikle, sevgi ve şefkati bir araya getiremez, çeşitli yollardan ödipal suçluluk hissetmekten kaçınmaya çalışırlar. Sonuçta yakın ilişkilerde şu olasılıklar ortaya çıkar:

1.      Kadınlara sadece platonik ilgi duyarak, cinselliği tamamen bastırarak ödipal suçtan kaçınmak,

2.      Anneyi çağrıştıran bir nesne ile yapıldığında suç olan cinselliği, sadece saygı duymadığı ve aşık olmadığı hatta küçümsediği kadınlarla yaşayarak ödipal suçtan kaçınmak,

3.      İlişkide olduğu kişiyi anne gibi algılayana kadar, hem sevgi hem de cinsel arzu duyabilir ve cinsel ilişki kurabilirken,  bir süre sonra nesneyi anne gibi algılamaya başladıktan sonra bağlanmanın ve sevginin artmasına karşılık,  cinsel ilginin ortadan kalkması ile ödipal suçtan kaçınmak.

Kız Çocuklarında Fallik Dönem


Kadın cinselliğine ve fallik döneme ilişkin Freud’un kızların kendilerini erkeklerden daha değersiz hissettikleri ve penis haseti fikri oldukça tartışmalıdır. Ancak penis haseti olan vakaların bulunmadığını iddia etmek güçtür. Tartışmalı da olsa tarihsel önemi ve bazı vakaları açıklamakta yararlı olması dolayısıyla bu fikirleri değiştirmeden aktarmaya çalışacağım.

Bu dönemde kadın cinselliğinin merkezi, duyumlardan en zengin organ olması dolayısıyla klitorisken, cinsel ilginin yöneldiği temel nesne ise (çocuk heteroseksüel olacaksa) babadır. Mastürbatuar etkinliklerin ve psişik ilginin merkezi burasıdır. Psikanalitik görüşe göre bir penisi olan insanların varlığının bilinmesi, sadece tipik olarak “ben de ondan isterim” tutumuna değil; “benim de ondan vardı, yitirdim” fikrine de neden olabilmektedir 6,7,8. 

Fallik dönemde kızlar haz alma olanakları açısından erkeklere oranla önemli bir dezavantaj içindedirler. Buna kadın-erkek eşitsizliğinin erkeklere sunduğu olanak ve ayrıcalıklardan yoksun olmak da ilave edildiğinde kızlarda penis imrenmek gibi bir durum yaratarak kadının cinsel gelişimini karmaşıklaştırır. Bir anne olduğunda belki erkelerinkinden de çok büyük bir yaratıcı güce sahip olacağı gerçeği bu yaştaki bir kızı avutamaz çünkü bu olanak, o yaşta haz alma yetilerinin dışında kalmaktadır 8.

Fallik dönemden çıkış, anneyle özdeşleşip, penis sahibi olmanın yerine penise sahip birinin sevgisini kazanıp ondan bir çocuk sahibi olmanın geçmesi suretiyle gerçekleşir. 

Bu döneme fiksasyonu olan kadınlarda cinsel ve sosyal yakınlaşmakla ilgili şu sorunlar söz konusu olabilir.

1.      Erkeklere sadece platonik ilgi duyarak, cinselliği tamamen bastırarak ödipal suçtan kaçınmak,

2.      Babayı çağrıştıran bir nesne ile yapıldığında suç olan cinselliği, sadece saygı duymadığı ve aşık olmadığı hatta küçümsediği erkeklerle yaşayarak ödipal suçtan kaçınmak,

3.      İlişkide olduğu kişiyi baba gibi algılayana kadar, hem sevgi hem de cinsel arzu duyabilir ve cinsel ilişki kurabilirken,  zamanla nesneyi baba gibi algılamaya başladıktan sonra bağlanmanın ve sevginin artmasına karşılık,  cinsel ilginin ortadan kalkması ile ödipal suçtan kaçınmak.

CİNSEL ROLLER

Cinsel ve sosyal yakınlaşmanın biçimleri kültür tarafından da belirlenir. Kadın ve erkeğin nasıl davranması ve davranmaması gerektiğine ait kültürel normlara cinsel rol denir. Cinsel rol davranışı, kişinin bir erkek veya kadın olarak söylediği veya yaptığı her şey olarak tanımlanabilir. Cinsel rol, yaşanılan deneyimlerle, örnek almalarla, özdeşleşmelerle ve bir dizi duygusal süreç tarafından belirlenir.   

Toplumsal ve kültürel farklılıklar cinslerin üsteleneceği rolleri de farklılaştırır. Bazı kültürlerde erkeğin mutfakta ya da banyoda herhangi bir iş yapması erkek cinsel rolü ile bağdaşmaz iken başka kültürlerde ev işlerinin paylaşılmaması bencillik ve olgunlaşmama belirtisi olarak değerlendirilir. Keza cinsel ilişki sırasındaki roller de gene cinsel rol kimliğinin gelişmesi sürecinde olan etkileşimlerce belirlenir.

Çeşitli kültürlerde erkek ve kız çocukları için kalıplaşmış toplumsal farlılık inançları vardır. Sözgelimi kız çocukları daha uysal, daha söz dinleyen, daha güvensiz, daha yardıma ihtiyaç duyan, başarıya daha az önem veren, daha duygusal, ezbere ve tekrara dayalı işlerde daha yetenekli iken, yüksek bilgi işlem düzeyi ve yaratıcılık gerektiren işlerde daha başarısızdırlar.

Oğlanlara gelince daha saldırgandırlar, başarıya daha çok önem verir, çevreden daha az etkilenirler, bağımsız davranmaya meyillidirler, görsel ve matematiksel görevlerde daha başarılıdırlar.

Yapılan araştırmalarda erkeklerin görsel mekânsal yeteneklerinin daha fazla olduğu ve baskın olmayı daha fazla önemsedikleri ve daha saldırgan olduklarına dair epeyce veri bulunmaktadır.  Muhtemelen saldırganlık düzeyi ile cinsiyet hormonları arasında bir ilişki bulunmaktadır.

Çeşitli toplumlarda kadınlar edilgenliğe ve cinsellikten uzak olmaya yönlendirilirken, erkekler baskın, bağımsız ve cinsellikle ilgili olmaya yönlendirilirler. Kız çocuklarının mastürbasyon yapması istenmezken erkeklerin yapmasına ses çıkarılmaz.  Erkeklere bağımsız ve başarılı olmak, kadınların etkisi altında kalmamak öğretilirken,  kadınlara hayatlarının merkezine eşlerini ve ailelerini koymaları, bağımlı ve uyumlu olmaları gerektiği öğretilir. 

Toplumsallaşma sürecinde erkeklerin öğrenmiş olduğu gösteri yapmak, kendilerini göstermek, başarılı olmak ve karşısındakini etkilemeye çalışmak gibi tutumlar kadınlarla kurdukları ilişkilerde de kendisini gösterir. Birçok erkek doğal ve samimi davranmak yerine daha etkili olduğunu sandığı için büyüklenmeci ve gösterişçi davranışlar sergiler. Cinsel ilişki sırasında da gene başarı ve performans odaklı bir yaklaşım ve mastürbasyondan gelen bir alışkanlıkla süreçten keyif almak yerine sonuca ve orgazma ulaşma çabası ortaya çıkar.  

Böylece kadın ve erkek toplumsallaşma sürecinde dramatik boyutta farklılaşmış olur. Erkekler kontrole odaklanır, sekse ve cinsel birleşmeye yönelme eğiliminde olurken, kadınlar uyumlu olmaya, duygusal yakınlığı ve genelleşmiş tensel hazla ilgilenmeye eğilimli olurlar. Erkekler bir ilişkiyi kadını fethedip, onu elde etme olarak görme eğilimindeyken kadınlar daha çok romantizm ve duygusal bağlanma meseleleriyle ilgilenme eğiliminde olurlar.   

Kadınlar ve erkekler böyle farklı amaç ve beklentilerle cinsel yakınlık ve ilişkiye girdiklerinde cinsel yaşamlarında güçlüklerin ortaya çıkması hiç de şaşırtıcı olmamalıdır.

CİNSELLİĞİN TOPLUMSAL ORTAYA ÇIKIŞ BİÇİMLERİ

Cinsellik, psikoseksüel gelişim boyunca çeşitli aşamalardan geçerek genitallik etrafında örgütlenir ve cinsel dürtülerin dış gerçeklik ya da toplumsal değerler ve ahlak bakımından uygun bulunmayan yönleri bastırılmaya tabi tutulur. Bastırılmış duyguların dışavurum biçimlerinden biri de bunların toplumsal olarak kabul edilen biçimlere dönüştürülmesi olan süblimasyondur. Freud’un birçok eserinde belirttiği gibi sanatın çeşitli dalları bastırılmış cinsel arzuların süblimasyonuna olanak verir. Bastırılmış cinsel arzuların sanat yoluyla ifade edilmesi aynı zamanda bastırılmış benzer arzuların toplumsal olarak paylaşılmasına ve ifade edilmesine yardımcı olur. Sanatçılar başka insanlarda da görülen bastırılmış arzuların temsilcileri gibi davranarak bunların boşalması için sosyal bir kanal oluştururlar. Keza birçok sosyal etkinlik de aynı amaca hizmet eder. İnsanlık tarihinin başından beri görülen kimi sosyal etkinlikler başka işlevlerin yanında cinsel ve duygusal yakınlık kurma arzularının boşalımına da hizmet ederler.  Bazen büyü veya şifa ritüellerinin bir parçası olsa da dans çoğunlukla duygusal ve cinsel yakınlaşmanın toplumsal biçimlerinden birini oluşturur.     

SONUÇ
Duygusal ve cinsel yakınlaşmanın açık veya sembolik biçimleri için yollar var olduğu sürece insanın temel gereksinimlerinden biri olan, sevmek ve cinsel yakınlık kurmak için de yollar var olmuş olur. Bir toplumun ve bireyin sağlıklılığı ve mutluluğu, birçok şeyin yanında sevebilme ve cinsel yakınlık kurabilme kapasitesi ile de ilgilidir. Bir toplumdaki yasak ve kısıtlamalar ya da çeşitli bireysel nedenler bu yolları kapattığında, hem bireyin sağlıklı ve mutlu olma olasılığı azalır hem de bu gereksinimlerin patolojik yollardan dışavurumu artar. Toplumsal engel veya kısıtlamalar ya da bireyin kendi üst-benliğindeki yasaklar dolayısıyla cinsel yakınlık kurma olanakları azaldığında, kısmi cinsel dürtülere bir gerileme ile parafilik tablolar gelişebilir ya da var olan eğilimler şiddetlenebilir. Kısıtlanan duygusal ve cinsel yakınlığın yerini röntgencilik, pornografi bağımlılığı, teşhircilik vb. gibi yönelimler alır.

Sonuç olarak biyolojik bir temel üzerinde gelişen ancak ortaya çıkma ve yaşanma biçimleri her insanın kendi kişisel tarihindeki milyarlarca anı ve etkileşim tarafından belirlenen cinsel ve sosyal yakınlık insanın temel gereksinimlerinden ve mutluluk kaynaklarından biridir.     

 KAYNAKLAR
1.      Hohmann G, Gerloff U; Tautz U, Fruth B. Social bonds and genetic ties: Kinship association and affiliation in a community of bonobos (pan paniscus). Behaviour, 1999, Volume 136, Issue 9, p:1219 – 1235

2.      Hare B, Melis AP, Woods V, Hastings S, Wrangham R. Tolerance allows bonobos to outperform chimpanzees                on a cooperative task. Current Biology, 2007. Volume 17, Issue 7, p: 619-623

3.      Waal FD. Bonobo ve  Ateist. Primatlar Arasında İnsanı Aramak. Çev: A. Biçen. İstanbul, Metis Yayınları, 2013, s: 9-31
4.      Winnicott DW. Oyun ve Gerçeklik. Çev: T. Birkan. İstanbul, Metis Yayınları, 2014. s: 19-33

5.      Guntrip H. Şizoid Görüngü Nesne İlişkileri ve Kendilik. Çev: İ. Babacan. İstanbul, Metis Yayınları, 2003. s:139-168.
6.      Brenner C. Psikanaliz, temel kavramlar. Çev: I Savaşır, Y. Savaşır. Ankara, Hekimler Yayın Birliği,1998 s: 19-35
7.      Akvardar Y, Çalak E, Etaner U, Hürol C, Sunat H, Tükel R, Üçok A, Yücel B. Psikanalitik Kurama Giriş. İstanbul, Bağlam Yayınları, 2006. S: 34-60
8.      Fenichel O. Nevrozların Psikanalitik Teorisi. Çev: S. Tuncer. İzmir, Ege Üniversitesi Yayınları, 1974. s: 48-92

 

 

11 Eylül 2014 Perşembe

Orgazm Olan Kadınların Ne Farkı Var?


ÖZGÜRLÜK ve ORGAZM

Prof. Dr. Doğan Şahin
İstanbul Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı, Sosyal Psikiyatri Servisi


ORGAZM VE ÖZGÜRLÜK ARASINDA BİR BAĞLANTI MI VAR?

Geçen yıl orgazm olan kadınlarla, orgazm olamayan kadınları karşılaştırdığımız bir araştırma yaptık. Uzm. Psikolog Sibel Dinç’in yüksek lisans tezi olarak gerçekleştirdiği bu araştırmaya göre, anneleriyle bağımlı ilişkileri olan kadınlar orgazm olmakta sorun yaşıyorlardı. Orgazm olamayan kadınlar annelerine daha yakın oturuyorlar ve gün içinde anneleriyle daha fazla konuşuyorlardı. Yani bir kadın annesine ne kadar sık danışıyor veya annesi ona ne kadar çok karışıyorsa o kadar zor orgazm oluyordu.

Orgazm olan kadınlar anneleriyle daha az sıklıkta iletişim kuruyor, annelerinden daha uzakta oturuyor ama annelerini, orgazm olamayan kadınlara göre daha olumlu tanımlıyorlardı ve anneleriyle daha olumlu ilişkileri vardı. Orgazm olamayan kadınlar annelerini, müdahaleci, sert, otoriter, soğuk vb olarak tanımlarken, orgazm olan kadınlar annelerini daha yumuşak, sevecen, sıcak olarak tanımlıyorlardı.

Babalarıyla ilişkileri bakımından da benzer özellikler gösteriyorlardı, orgazm olamayan kadınlar babalarını daha sert ve uzak olarak tanımlarken, orgazm olabilen kadınlar babalarını sıcak ve yakın olarak tanımlamaktaydı.

Keza kendilerine ilişkin algılarında benzer nitelikler vardı: Orgazm olan kadınların benlik saygısı daha yüksekti.

Orgazm olan kadınların sevişirken aktif olma düzeyi ve sevişmeyi başlatma oranı orgazm olmayanlara göre anlamlı şekilde daha yüksekti.

Orgazm olan kadınlar, olmayanlara göre sevişme sırasında istedikleri veya rahatsız oldukları şeyleri daha fazla ifade ediyorlardı.

Orgazm olan kadınlar arasında mastürbasyon yapma oranı, orgazm olmayan kadınlara göre dört kat daha fazlaydı

Orgazm olmayan kadınların cinsellikle ilgili korkuları ve sevişme sonrası hissettikleri suçluluk duygusu orgazm olanlara göre daha fazlaydı.

Her iki grubun da düzenli ilişkileri vardı, ancak orgazm olmayan kadınlar arasında evlilik, orgazm olan kadınlar arasında ise sevgililik ilişkisi daha yüksek orandaydı.

Sonuç olarak orgazm olan kadınlar olmayanlara göre daha güvenli, daha girişken ve daha özgür idiler.

ÖZGÜRLÜK İLE ORGAZM ARASINDA NASIL BİR BAĞLANTI OLABİLİR?

Bir kadının cinsel ilişki sırasında rahat haz alabilmesi ve uyarılabilmesi için iki ön koşul bulunmaktadır

1.   Erkeğe yönelik belli bir güven duygusu; ilişkiyi bir kullanılma, aşağılanma olarak algılamama,

2.   Cinselliği bir kabahat, suç veya günah olarak algılamama,

Bu koşulların yanı sıra orgazmla ilgili birbiriyle paradoks oluşturuyormuş gibi görünen ama aynı anda başa çıkılabilmesi gereken şu iki özgün psikolojik koşula gereksinim vardır:

1.   Orgazm sırasında algıların bulanıklaşmasını, dünyadan ve partnerden uzaklaşıldığı, bir başına kalındığı duygusunu tolere edebilecek kadar yalnızlığa tahammül edebilme gücü,

2.   Başka bir insanla en fazla iç içe geçme ve hemhal olma durumunu teşkil eden bu çok özel yakınlıktan ego sınırlarının yok olacağı korkusu duymayacak kadar gelişmiş bir ruhsal bütünlük.

Birçok kadın kendi kendilerine, mastürbasyonla orgazm olabildikleri halde bu psikolojik koşulların üstesinden gelemedikleri için cinsel birleşme sırasında orgazm olamazlar. Orgazma giderken yaşanan, kendi hazzını sahiplenme ve kendi hazzının atına binip onunla bir başına şaha kalkmaya cesaret edebilecek özgüven ellerinden alınmıştır. Ya da erkeğe ilişkin yerleştirilmiş olumsuz algılar, cinsel etkinlik sırasında yaşanan çok yakın olma halini bir tedirginliğe ve hazdan uzaklaşmaya dönüştürdüğü için orgazm engellenmiş olur.

KÜLTÜR ORGAZMI MI YOKSA ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ ENGELLEMEK İSTİYOR?

İnsan bedeni orgazm olabilecek şekilde gelişmiştir. Düzenli orgazm olmak ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde son derece olumlu etkiler yaratır.Düzenli orgazm olan kişiler bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı olurlar.  Buna karşın çoğu kültür kadınların orgazm olmasını engellemeye yönelik sistematik bir uğraşı içindedir. Daha erken çocukluk döneminden başlayarak, kadınları cinsellikten uzak tutmak, cinsel hazdan mahrum bırakmak ve sonunda orgazm olamaz hale getirmek için, ne gerekiyorsa yaparlar. Kültürel baskılama yetmezmiş gibi bazı kültürlerde kadınların klitorisleri kesilerek zevk almaları ve orgazm olmaları fiziksel olarak engellenir. 

Kültürel baskı ve yönlendirmelerin asıl amacı kadınların cinsel haz almasını ve orgazm olmasını engellemek mi yoksa böyle bir amaç yok ama bu arada özgürlüklerini yitirmeleri bir yan etki olarak mı ortaya çıkıyor? Yoksa asıl amaç özgür olmalarını engellemek ama bu arada cinsel haz alma ve orgazm olma yetileri hasar mı görüyor?

KADINLAR CİNSELLİKTEN NASIL UZAKLAŞTIRILIYOR?

Birçok kültürde bir kız çocuğu dünyaya bir hayal kırıklığı, burukluk, “kız doğdu” sessizliği ile gelir. Büyümeye başladığında uysal, annesine yardım edecek biri olarak yetiştirilmeye çalışılır. Babası ve erkek kardeşleri ev işlerine yardım etmez, hizmet beklerlerken, annesi, kendisi ve kız kardeşleri evin temizliğinden, yemeklerden, bulaşıktan, çamaşırdan  sorumludur.

Hareketlerine dikkat etmesi gerektiği öğretilir, iyi bir kız çocuğu yayılarak oturmaz, çok konuşmaz, çok gülmez, çok koşup oynamaz, uslu olur. 

Ergenliğe doğru bazı anneler ergenlik değişimleri ve adet hakkında bilgi verse de birçok anne çocuğuna doğru düzgün bir şey anlatmaz. Etraftan, arkadaşlardan bir iki bir şey duymuşlardır. Çoğu kız için ilk adet, yeterince bilgi sahibi olmadıkları ve utançlarından anneleriyle paylaşamadıkları için travmatik olarak yaşadıkları bir deneyim olur.

O zamana kadar olan kısıtlamalar daha da artar. Artık erkeklerle ilişkilerinde daha da uzak olmalıdır. Eski erkek oyun arkadaşlarından uzak durması sağlanır. Kandırılıp, cinsel açıdan yararlanılmak istenen bir ava dönüştüğü kavratılır.  Artık oğlanlarla gezmememsi, sınıf arkadaşları ya da komşu çocuklara karşı daha temkinli olması gerekmektedir.

Göğüsleri büyümeye, vücudu şekillenmeye başladığında, kendisini bir hedef haline geldiğini daha çok hisseder; göğüslerini saklamaya başlar, onu ilgi ve bakışlardan uzak tutmaya çalışır. Kendi bedeninden utanmaya başlar. Bu birçok kadında kamburlaşmaya yol açar. 

Oğlanlar da bu dönemde kendilerine öğretildiği gibi kızları uzak, yabancı, bir cinsel nesne olarak görmeye başladıkları için, kızın kendisine öğretilen şeyleri pekiştiren deneyimleri de olur. Daha büyük ya da akranı olan erkekler kendisine bir şey yapmak istediklerine dair imalar, davranışlar, dokunuşlar ya da tacizlerde bulunurlar.  

Biraz daha büyüyüp cinsel arzuları şiddetlendiğinde, çevresinin de kendi kendisine yaptığı baskı da artar. Bu baskılar, cinsel ilişkinin ne kadar acı ve ızdırap verici olduğu gibi bilgilerle pekiştirilir. Cinselliği, cinsel hazzı ve bedenini tanıması için mastürbasyon gibi bir seçeneği vardır ama “suç” olduğu için kullanmaz.

Derken evlenir. Cinsellikle ilgili deneyime dayalı bir bilgisi yoktur, kulaktan dolma duyduğu şeylerin çoğu korkutucudur. Bir şeyler öğreneceği tek kişi eşidir ancak o da fazla bir şey bilmez.

İlk cinsel deneyim, korku ve sıkıntı içinde yapılsa da bir şey anlamaz, bir kısmında ise korku ve endişeler cinsel birleşmeye izin vermez.

Sonunda çeşitli yollarla cinsel ilişki kurmayı başarsalar bile birçok çift, yeterli ölçüde sevişmez, cinsel birleşmeden sonra da kadının orgazm olması için gerekli süreden önce eşi boşalır.

Erkek tedaviye gitmeyi kendisine yakıştırmaz, yeterli uyarılma ve orgazm olmaksızın süren cinsel yaşam, kadının uyarılmasını daha da bozar, sonunda isteksizlik de eklenir. Kadın artık, eşinin cinsel taleplerinin sonunun gelmesini beklemeye başlar. Kendisini çocuklarına verir, başka şeylerle ilgilenir ve kendisi gibi bir kız çocuğu yetiştirir.

Tüm bu süreç sonucunda kadınlar;

1.   Kendi bedenine ve cinselliğe yabancılaşırlar.

2.   Cinsel istek duymayı ve cinsellikten haz almayı bir suç, günah en azından bir kabahat gibi algılarlar.

3.   Cinsel yaşamları üreme ve eşlerinin fizyolojik boşalma ihtiyacını  karşılama vazifesine indirgenir. 

Sonuç olarak kadınlar cinselliği bir kabahat, kötü, kirli bir alan olarak öğrenip, rahatça cinsel haz alamaz hale gelirler. Başka amaçlara hizmet etse de etmese de, kadın cinselliği kültür tarafından törpülenip bastırılır.


ERKEK EGEMEN KÜLTÜR KADIN CİNSELLİĞİNİ NEDEN BASKILAR?

Cinsel haz ve orgazm birçok hazdan çok daha güçlü ve mutluluk vericidir ayrıca iki kişi tarafından birlikte üretilip paylaşılan bir şeydir. İki kişi birlikte güzel bir filmi seyredebilir ya da müzik dinleyebilirler ancak sevişmek, birlikte karşılıklı üretilen ve paylaşılan ortak bir haz olması dolayısıyla çok daha yakınlık sağlayan ve mutluluk veren bir deneyimdir. Cinselliğin önemli haz kaynaklarından biri de haz vermekten duyulan hazdır. Kişi sevdiği kişiyi mutlu edebiliyor olmaktan, onun zevk almasını sağlamaktan da hem zevk alır hem de mutluluk duyar.

Erkek egemen kültür, kadınların cinsellikten haz almasını ve orgazm olmasını engelleyip, kadını döllenme yeteneği olan şişme bebeklere çevirirken kendi cinsel hazzından ve mutluluğundan da vazgeçmiş olur. 

Peki, erkek egemen kültür kadınların cinsel yaşamını baskı ve denetim altında kısıtlı bir hale getirirken erkeklerin cinsel yaşamlarını tamamen özgür mü bırakıyor?

BİR ERKEK NASIL YETİŞİR?

Doğduğunda bayram edilir. Annesi, bir erkek çocuk doğurduğu için guruludur. Büyürken üstüne düşülür. Erkekliği her zaman vurgulanır. Erkek adamın neler yapması gerektiği öğretilir: Yani erkekler ağlamaz, duygularını belli etmez, başarı için uğraşması gerekmektedir. Aktif ve bağımsız olması, girişimci olması konusunda özendirilir.

Ergenlik döneminde cinsel ilgileri üzerinde baskı uygulanmaz. Mastürbasyon yapmaları aşırıya kaçmamak koşuluyla hoş görülür.

Bu dönemde oğlanlar kızları nasıl cinsel nesne olarak kullanabilecekleri üzerine kafa yorar ve genellikle birbirlerine gerçek olmayan hikayeler anlatırlar. Bu hikayeler çoğunlukla bir kadını kendi cinsel arzularının nesnesi haline getirme öyküleridir. Oğlanlara da cinsellik pis ve kötü bir şey olarak öğretilir ancak bu kötü şeyi, “kötü” kızlarla yapmak o kadar büyük bir kabahat değildir. Dolayısıyla oğlanlar kızları ikiye ayırırlar: Cinsel arzularının nesnesi olabilecek, saygı duyulmayacak kızlar ile cinsellikten uzak, saygı duyulacak ve ancak “temiz” bir aşkla sevilecek kızlar.

Oğlanlar gençlik döneminde tıpkı kızlar gibi daha çok kendi cinslerinden kişilerle arkadaşlık eder, kızlarla onları fazla önemsememek, aşık olmamak hele hele aciz durumlara düşmemek koşuluyla ilişki kurabilirler. Bir kıza aşık olan ve kız saygılı davranan oğlanlar erkek grupları tarafından aşağılanır. Kızları fazla takmamak ve önemsememek gerekmektedir.

İlk cinsel deneyimleri genellikle paralı bir ilişki biçiminde olur. Rahat edemedikleri, çekinerek gittikleri ve fazla bir şey anlamadıkları bu ilişkileri büyük maceralar olarak anlatırlar.

Sonunda uygun, ahlaklı ve el değmemiş bir kız bulup evlenirler. Evlendiklerinde de eşlerini fazla önemsememeleri, romantik olmamaları gerekir.

Erkekler tüm bu süreç boyunca, gösteriş yapmayı, iddialı olmayı, kendilerini ispat edecek şekilde davranmaları ve başarılı olmak için etraflarını kontrol edebilmeyi öğrenirler.  Bu başarı ve gösteriş merakı, kurdukları ilişkiler içinde de ortaya çıkar ve gerçek bir yakınlığı engeller.   

KADININ VE ERKEĞİN SAKATLANMIŞ CİNSEL YAŞAMI TOPLUMA NE KAZANDIRIYOR?

Erkekler kültür aracılığı ile kadını cinsel hazdan yoksun bırakırken, kendi cinsel yaşamlarını da sakatlamış olurlar. Sonuçta her iki cins için de cinsellik olabileceği kadar keyifli ve mutluluk verici bir şey olmaktan çıkar.

Kadının ve erkeğin cinsel hazlarının sınırlandırılması, cinsellik için kullanılacak enerji ve zamanın kültür için kullanılmasına olanak verir.

Cinsel haz ve cinsel doyumun sorunsuzca yaşandığı bir yaşam, başka şeylere olan ilgiyi azaltır. Özgürce yaşanan cinsellik, başka şeylere olan ilgiyi çok azaltacaktır. Çalışma, rekabet, hırs, daha çok şeye sahip olma isteği, sonu gelmeyen bir açgözlülükle tüketme ve ancak tükettikçe, bir şeyler satın aldıkça mutlu olmak, layığınca yaşanmayan cinsellik sayesinde gerçekleşebilmektedir. Cinsel enerjinin tüketilmemesi ve bastırılması sayesinde, cinsel enerji  reklamlar ve sembolizasyonlar yoluyla cinselleştirilen bu alanlara akar.

Ancak erkekler yararına çok güçlü olmasa da bir çifte standart söz konusudur. Her iki cinsin cinsel yaşamı da kültür tarafından budanmış olsa da, özellikle varlıklı, yani gerçek egemenler için ek bir “iyi seks” olanağı evliliğin paralelinde her zaman vardır.

Geniş yığınlar için bu olanak genelevler gibi kötü ek seçeneklerle sınırlıyken, daha varlıklı ve gerçek egemenler için, çok sayıda eşle evlenmekten,  evlilik dışı ilişkilere, paralı ilişkilere  varan bir dizi paralel yapılanma söz konusudur.

Sonuç olarak kadınlara ve erkeklere uygulanan baskıdan, egemen sınıfın erkekleri o denli etkilenmez, kazançları ise, çalışan ve kendileri için üreten, boyun eğmiş insan topluluğudur.

UMUT VAR MI? VARSA NEREDEDİR?

Tüm bu olumsuz koşullara rağmen kendi bedenlerine ve cinselliklerine sahip çıkan daha özgür kadın ve erkekler çıkabilmektedir. Geleneklerden ve kültürden özgürleşen kadınlar, onları sayıp seven erkeklerle daha keyifli, mutlu ve doyumlu bir yaşam kurabilmektedirler.

Kadınların ve erkeklerin cinsel yaşamlarını ve özgürlüklerini engelleyen bu süreçler iki taraftan da değiştirilebilir. Yani daha özgürce yetiştirilen bireylerin daha mutlu cinsel yaşamları olacağı gibi, cinsel yaşamlarında mutlu olmak için gayret edip bunu gerçekleştirenler daha özgür kişiler olacaklardır.

Sonuç olarak özgürlük ile cinsel mutluluk ve doyum arasında karşılıklı diyalektik bir ilişki vardır. İnsanların özgürleşmesi cinsel yaşamlarını olumlu yönde etkileyecek ve gene cinsel yaşamlarının düzelmesi daha özgür olmalarına yardım edecektir.

Aşk ne demek? Kim, kime, neden aşık oluyor?

Aşk ne demek? Kim, kime, neden âşık oluyor?


Prof. Doğan Şahin, Türkiye’de cinselliğin, kıskançlığın ne demek olduğunu, aşkı, aşk acısını ve tedavisinin detaylarını anlattı


- A +

- Hazal Özvarış 

hazalozvaris@gmail.com
Aşk, rastlantının çevirdiği bir dolap olabilir mi?
Cebinizdeki cevabı, birazdan okuyacaklarınızla karşılaştırmanız gerekecek!
Aslında uzun söze gerek yok gibi görünüyor, üstelik mevzu üzerine yazılmış devasa bir külliyat varsa.
Elbette Sezen Aksu'ların, Cemal Süreya’ların, Aragon'ların, Tolstoy'ların temsil ettiği bir külliyattan değil, “aşk piyasası külliyatı”ndan söz ediyoruz. Mağaza vitrinlerinden “Onu kendinize âşık etmenin 9 yolu” tüyolu dergi kupürlerine, gazetelerin soslu haberlerinden şarlatan “uzman”lara varan uzun yolda aşk, 12’den vuran reklam spotlarına dönüşüyor. İçine doğru da bulaştırılmış yanlışlarla dolu metinler eşliğinde “Artık âşık olmak istiyorum” koroları kuruluyor. Ama bir de bakıyoruz, “bir daha aşk maşk yok” durağına gelinmiş!
Peki, bu iki durak arasında neler yaşanıyor? Kim, kime, neden “âşık” oluyor? “Aşk”ı cinsellik mi tayin ediyor? İçinizdeki hangi düğme sizi yönetiyor? İnsanlar neden yanlış duraklarda bekliyor? Ve insan parantezinde hangi arızalar yazıyor?
Cevapları bulabilmek için Prof. Dr. Doğan Şahin’in kapısını çaldık.
Prof. Şahin, insanın içindeki uzun yollarda dolaşıyor,  herkesin şu ya da bu ölçüde menziline girebileceği kişilik bozuklukları üzerinde çalışıyor.
İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda öğretim üyeliği yapan Şahin, aynı zamanda Türkiye Psikiyatri Derneği İstanbul Şube Başkanı ve Cinsel Eğitim ve Araştırma Derneği (CETAD) Genel Sekreteri.
Aşka dair görüşlerinin çoğu psikiyatr ile örtüşmediğinin ve anlattıklarının şahsi fikirleri olduğunun altını çizen Prof. Doğan Şahin, zaman konusunda cömert davranarak Türkiye’de cinselliği, kıskançlığın ne demek olduğunu, aşkı, aşk acısını ve tedavisini, detayları atlamadan aktardı.
Kendimizle biraz daha tanışmak üzere okuyalım; işte Prof. Doğan Şahin’in T24’e verdiği yaklaşık 20 sayfa ağırlığındaki söyleşinin ilk bölümü:
- Bir psikiyatrla, özellikle de aşk ve cinselliğe kafa yormuş bir psikiyatr ile ilişki yaşamak kolay olmasa gerek, değil mi? 
Bunu karşı tarafa sormak lazım. Sadece sevgililik bağlamında değil, sosyal bir ortama gittiğimiz zaman da dinlenme hakkımız yokmuş gibi hep insanları gözlemlediğimiz düşünülür. Hâlbuki, terapist ruh hali bambaşka bir ruh halidir. Kendinle, kendi duyguların, isteklerin, beklentilerinle değil karşındaki ile ilgilenme halidir.
- Hiç mi mesleki dezenformasyon yaşamıyorsunuz?
Çok, çok az olur. Hastayla görüşürken başka bir insan olursun; bir çeşit trans halidir. Dikkatini, konsantrasyonunu hastanın dışındaki uyaranlardan uzaklaştırırsın.  Bir cerrah birileri ile otururken nasıl “Şunun dalağını şuradan keseyim” diye düşünmüyorsa biz de günlük hayatımızda insanlara hastaymış gibi davranmayız, aksi çok yorucu olur. Bize de yazık. Ama tabii yakın ilişkilerde herkes karşısındaki insan hakkında düşünür.  Neyi neden yapmış olacağına ilişkin kafa yorar. Biz yapınca itiraz etmesi belki karşı taraf için daha zor olur. Öte yandan avantajları da olabilir mesela,  her şeyin daha hızlı anlaşılma ihtimali olabilir.  Yani, eksiler artılara denk olabilir.
- İtiraz edilmesini zorlaştırmak şikâyete neden olmuyor mu? 
Psikiyatrlar da farklı farklıdır. Neyin mesleğimden, neyin benden kaynaklandığını söylemem zor olur çünkü ben zaten fazla sorgulayan biriyimdir. O yüzden sosyolog da olsam aynı durum yaşanabilirdi. Dolayısıyla, bilinmez. Çekene sormak lazım.
- Aşk ne demektir’le başlamadan... 
Başlamayalım, çünkü her şeyi tüketen bir tanım yapmak zor. İnsanlar bir sürü ruh haline aşk diyorlar. Bu konuda uğraşan 4-5 kişi bir araya gelsek çok anlaşamayabiliriz. Psikiyatrlar arasında bir kabul var ama ben o ortalama görüşe çok katılmıyorum.

‘İlk aylar aşk değil; tutku, heves…’

- Nedir genel kabul?   
İçinde cinsel bir arzuyu da barındırarak bir insana çok yoğun bir şekilde yakın hissetmek, onu özlemek, önemsemek gibi duyguların bütününe aşk diyorlar. Bana göreyse bu tanım, aşk için bir zemin oluşturabilir ama aşkın kendisi değildir. Aşk, zamanla gelişen bir şeydir. İnsan tutku, heves duyabilir ve bu duygular çok da güçlü olabilir, ama bunların gerçek bir aşka dönüşmesi epeyce zaman ve emek gerektirir.
- Sizin "aşk" dediğiniz, “sevgi” tanımına daha mı yakın? 
Benim aşk dediğim şey yoğun bir sevgi halidir. Çok güçlü bir şekilde sevmeye ve tutku hissetmeye aşk diyorum. Başka birileri ise, aşk denilen şey geçtikten sonra kalan sıcaklık, yakınlık, şefkat gibi duygulara sevgi diyorlar. Ben buna sevgi demiyorum.
- Ayşe Arman’la söyleşinizde asıl aşkın 3 seneden sonra başladığını söylediniz. İnsanların aşk dediği bu 3 senede olanları siz nasıl tarif ediyorsunuz?  
Başlayıp bir süre sonra geçen bu şey günümüzde artık aslında 3 seneden de az. Günümüzde bir, iki ay; hadi diyelim 6 ay.
- Ne oluyor bu 6 ayda? 
Tutku, heves...

‘Aşk sevişme arzusu değil, tamamlanma arzusudur’

- Peki, kim, kimin hangi düğmelerini tetikliyor da kişi, şuna buna değil; ona “âşık” oluyor?
Bir çeşit insan yok ve herkesin düğmeleri farklı farklıdır. Azımsanmayacak kadar insanın da tek bir düğmesi yoktur. Dolayısıyla, düğmeler kombinasyonu vardır. Bir kişinin girdi, çıktıları sizin oyuklarınıza ne kadar uyuyorsa, sizde o kadar büyük bir arzu uyandırabilir.
Aşkı hava, su olarak tarif ederler ya, hakikaten öyledir. İnsan susuz kalamaz, temel ihtiyaçları vardır. Çöldeki insanın suya arzusu ne kadar güçlüyse, psikolojik olarak karşısındaki insana duyduğu arzu da o kadar güçlüdür. Yalnız, bu bir sevişme arzusu değil, tamamlanma arzusudur. Kişinin kendi yaralarının, açlığının giderilmesi arzusudur. Bu nedenle karşıdaki bu kadar kıymetli olur. Bu açlık ve yaraların da binlerce örneği var. Mesela, bir kız çocuğu babası tarafından yeterince sevilmemiştir ve bunun özlemi içindedir. Bu da onun yarasıdır.
-O zaman filmi en başa sararak soralım; ilk aşkı kime duyarız? 
Erkek olsun, kız olsun, herkes önce annesine âşık olur. Ama bu, bizim bildiğimiz aşktan biraz farklıdır. İlginin mahiyetinde şefkat, korunma, kollama ve değer verme hissi var. Çocuk annesini kendisinin uzantısı olarak algılar ve büyük bir birliktelik duygusu yaşar. Erişkinlikteki anlamıyla cinsel bir tarafı yoktur. Kendisiyle anne aynı şeymiş gibi hissetme, hemhâl olma ile ilgili bir ruh halidir. Bu erişkin aşkında da olması gereken ayaklardan bir tanesidir.
Âşıklar arasındaki "Aynıyız”, “Nasıl da aynı şeyleri hissediyoruz”, "Bak, ben de tam onu diyecektim" gibi cümleler de aslında annemizle kurduğumuz temel ilişkinin yeniden kurulmasıdır. Her cins için durum böyledir. Ancak çocuklar bir süre sonra annenin ayrı bir varlık olduğunu hisseder ve kızlar da babalarına ilgi duymaya başlarlar. Bunda pek çok neden var, öncelikli olan cinsiyetler arası farkı fark etmeleri.
- Eşcinsel olamayan kızların aşkı babaya ne zaman kayar?
36 ay dolunca şakkadanak olmaz ama ortalama 3 yaşında gerçekleşir. Muhtemelen biyolojik dayanaklarla, çocuğun daha cinsel organlarla ilintili erotik arzuları başladığı zaman, aşkı karşı cinse yöneliyor.
- Nedir bu arzular?
Organların da belli uyarılma ve doyum biçimleri vardır. Bir penis sarılmak, kavranmak ister. Uyarılmış bir penis sarıldığında, kavrandığında, kendisini saran bir şeyin içine girdiğinde tatmin olunur.  Oğlanlar mesela bu dönemde,   penislerini ya da penislerini temsilen parmaklarını nerede bir delik görseler sokmaya çalışırlar. Kadın cinsel organının da sarılma, kavranma ya da vajinanın içine bir şey alma arzusu vardır.

‘Histerikler büyük romantizm gösterir, cinsel yakınlık göstermez’

- Çocuk, ailesine meydan okuyarak ilk ihaneti de ilk aşk nesnelerine karşı gerçekleştiriliyor.  Buradaki ihanet, sonraki aşklar için çuvalın ağzını açmak mı demek? 
Hayır. Çocuklar başkasına ilgi duyduğu zaman anneye veya babaya duydukları bu bağ büyük ölçüde çözümlenmiş oluyor. O bittikten sonra başka bir ilişki mümkün oluyor. Devam ediyorsa bu bir problem.
- Hangi durumlarda bu aşk çözülmüyor? 
İki durumda: 1- Eksik yaşanırsa, yani yakınlık aşırı bir şekilde engellenirse, 2- Yakınlığa uzun süre aşırı izin verilirse. Yani bir babanın, karısını aşağılayıp, kızını “aşkım”, “sevgilim” diyerek sevmesi ve onunla fiziksel ve duygusal sınırlara dikkat etmemesi gibi.
- Anne ve babaya aşkları çözümlenmeyen kişilerin düğmeleri nedir, bu düğmelerine kimler basar?
Karşı cinsten ebeveyne çocuksu aşkı devam edenlere histerik deriz. Bu kişiler ödipal aşk nesnelerine, yani kızsa babasına, oğlansa annesine benzeyen kişilere âşık olurlar. Bu kişilerin düğmesi çocukluk aşkına benzeyen figürlerdir... Bu özelliği gösteren kişilere âşık olurlar.  Ama âşık oldukları insanlara cinsel yakınlık gösteremezler çünkü derin bir suçluluk hissederler.
- Ne suçluluğu? 
Ensest suçluluğu! "Babanla yatıyorsun, rezil", "Aman Tanrım, ben ne yaptım"  suçluluğu! Genellikle kişileri idealize ederler ve büyük bir romantizm gösterirler, ama cinsel yakınlıktan kaçınırlar.
- Cinsel yakınlık kurabilen histerikler  yok mu? 
Eğer ebeveyne yönelik kısmen de çözülmüş, duygu zayıflamışsa cinsel ilişki bir süreliğine de olsa mümkün olabilir. Ebeveyne olan aşkın çözülme derecelerine göre farklı olasılıklar söz konusu olur. Bu aşkın olduğu gibi kaldığı durumlarda sevgi ve şehvet bir araya gelmez, âşık oldukları kişilere cinsel yakınlık duyamazlar. Ebeveyne yönelik aşk kısmi olarak çözümlenmişse cinsel yakınlık kurabilirler ama bir sürü sorun yaşarlar. Örneğin, yeteri kadar uyarılmaz, orgazm olmazlar. Üçüncü grup ise bir çare olarak böler.
- Neyi? 
İnsanları böler. Bir grup insana âşık olurlar, bir grup insanla yatarlar. Yani insanları, tapılacak insanlar, yatılacak insanlar diye bölerler.
- Türkiye'de sıklıkla zikredilen “evlenilecek ve eğlenilecek insanlar” ayrımı ödipal çatışmadan mı kaynaklanıyor? 
Evet, bunları yayanlar çoğunlukla histeriklerdir. Çünkü bu insanlar sevgi ile cinsel arzuyu bir araya getiremezler. Cinsel arzu duyduğuna sevgi besleyemez, sevgi beslediği kişiye de cinsel arzu besleyemez. Eğer bir erkekten bahsediyorsak, bunun nedeni annesine duyduğu arzunun hâlâ devam etmesidir. Bu erkek sevgi duyduğu kişiye cinsel olarak bakamaz. Örneğin, evlendi; karısına saygıda kusur etmez ama başkalarıyla yatar. Türkiye'de ödipal çatışmasını çözememiş insan bayağı fazladır. Bu "Orospu-Madonna Sendromu" olarak da nitelendiriliyor: Bir tarafta kutsal bakire Meryem var ve ona el sürülmez; öbür tarafta ise saygı duyulmadan sevişilecek “orospular” vardır.
- Bir makalenizde de Türkiye’de erkeklere öğretilen geleneksel cinsellikte sevgi ve seksi birleştirememekten bahsediyorsunuz.  
Tabii, böyle bir gelenek var ama önemli ölçüde kırılmış durumda. Bugün çoğunluğu kapsamadığını düşünüyorum.
- Sizce, bu gelenek ne zaman kırıldı? 
Son yüzyıl içerisinde ciddi ölçüde kırıldı. Öncelikli sebep, ailelerin çocuklarına verdikleri eğitimin etkilerinin ciddi olarak azalmasından kaynaklanıyor. Çocuk artık kendi değer sistemini sadece ailesinden almıyor.   Eskiden aile tek başına,  kapalı bir bütünlüktü. Çocuk değerlerini, fikirlerini, düşüncelerini ve kişiliğini aileden alır o ortamda ki verilerle kişiliğini geliştirirdi. Artık sosyal etkileşim çocuğun karakterini çok daha fazla etkiliyor. Çocuklar daha erken sosyalleşiyor; televizyonla, bakıcılar ve insanlarla karşılaşıyor. Kreşe, anaokuluna gidiyorlar; şimdi 5 yaşında ilkokula başlayacaklar.
Çocuğun 3 ila 5 yaşında karşı cinsten ebeveyne cinsel arzu  duymasının sebeplerinden bir tanesi de kapalılıktı. Cinsel arzular uyanırken, çocuk çevresine “Kim var” diye bakıyor ve anne, baba dışında birini göremiyordu. Ama artık bir sürü çocuk, 3-5 yaşında o kızdan hoşlanıyor, bu çocuğa âşık. Ayrıca, ailelerin iç etkileşiminde de azalma var, daha açık ve gevşek duygusal etkileşim içine girdiler. Dolayısıyla bu gelenek biraz da olsa kırıldı.

‘Obsesifler âşık olamazlar, çünkü ne hissettiklerini çok bilemezler’

- Peki, diğer temel karakterler ve düğmeleri neler? 
Bağımlı karakterler için düğme güvenliktir. Temel özellikleri kendilerini aciz hissetmeleridir, hayatla başa çıkamayacaklarını varsayarlar ve ellerinden tutan biri olsun isterler. Her işte onlara yardım eden birine ihtiyaç duyarlar. Onların aşk nesneleri de bu ihtiyacı karşılayanlardır.  Birisinin kendisine yardım etmek istediğini hisseder ve bunu yapabileceğine inanırlarsa o kişiye kolayca âşık olabilirler.
Üçüncüsü, anal karakterler veya obsesiflerdir. Obsesifler çok ahlakçı insanlardır, kuralcıdırlar, düzenli, tertipli,  titiz ve mükemmeliyetçi kimselerdir.  Her şeyin bir doğrusu olduğunu zannederler. Sürekli "Gerekiyor”, “Lazım”, “Şöyle olmalı”, “Böyle olmalı" diye konuşurlar. Her konuda doğrusunu öğrenip ona göre davranmaya çalışırlar. Yani ne hissettiklerine, ne istediklerine göre değil, olması gerektiğini düşündükleri şeylere göre davranırlar. Başlıca özelliklerinden bir tanesi de, gece başını yastığa koyduğu zaman kendilerini mahkemeye çeken bir süperegolarının olmasıdır. “Orada niye öyle konuştun”, “Keşke öyle yapmasaydın da şöyle yapsaydın” diyerek burunlarından getirirler. Sürekli kendilerini eleştiren, sorgulayan ve kabahat bulan bir süperegoları vardır. Dolayısıyla kendi doğrularını onaylayan, süperegolarının bir tasdikçisini, kendisi gibi düşünen insanları bulurlar. Ancak gerçek anlamda âşık olamazlar, çünkü ne hissettiklerini çok bilemezler. Hep “mantık” çerçevesinde hareket eder, “akıllarıyla” seçim yapmaya çalışırlar.
- “Tasdikçi” yerine "serseri" birine de takılabilirler mi? 
Olabilir. Bazen kendilerinin tam zıddı, yani nerede akşam, orada sabah insanlarla beraber olurlar. Çünkü artık onlar da yılmıştır. Ama bu ilişkiler sürdürmeleri bayağı zordur.

‘Narsistler çoğunlukla birbirlerine ‘âşık’ olur’

- Dördüncü karakterler kimlerdir?
Her insanın kendisini beğenmeye ihtiyacı vardır. Bunun için de dış desteğe belli oranda ihtiyaç duyar. Bir insan kendisine saygı duyabilmesi, kendisini beğenebilmesi için ne kadar çok dış desteğe, başkalarının övgü, onay ve hayranlığına ihtiyaç duyuyorsa o ölçüde narsisistiktir. Bu kişiler, kendilerine saygı duyabilmek için çaba harcamak, başkalarının övgü ve takdirini toplamak zorundadırlar.
Dolayısıyla, narsisistlerin düğmelerini tetikleyenler de kendisine hayranlıkla bakan gözler ve hayranlıktan açık kalmış ağızlardır. Karşısındaki insanın kendisine duyduğu ve duyacağını varsaydığı hayranlık, kendisini o kadar iyi hissettirir ki, varlığında mutluluk ve coşku, yokluğunda özlem ve acı hisseder. Bu da aslında aşk filan değil; ihtiyacı karşılayan bir şeye duyulan istektir.  Çikolatayı sevmek gibi bir şeydir. Sadece iyi bir his uyandırdığı için duyulan hoşnutluk, aşk değildir. Gerçek anlamda aşk o kişinin niteliklerine duyulan bir hayranlık üzerinde inşa edilir. Ama bir narsist için karşı tarafa hissettiği şey, karşı tarafın kendisine duyduğu hayranlığa duyulan ihtiyaçtır.
- Narsiste âşık olan kim? Köleliğe hazır olan mı? 
Şöyle efendim, narsistler çoğunlukla birbirlerine “âşık” olurlar.   Kendilerinde olan, kendilerinde olmasını istediklerini ya da kendilerinde olduğunu varsaydıkları nitelikleri taşıyan dolayısıyla bir şekilde kendilerine benzeyen kişileri beğenebilir ve onlarla olmak isterler.
Narsisistler birkaç çeşit olur. Birinci grup, başka insanlarda hayranlık uyandırmak için çırpınan, atan tutan, böbürlenenler. İkinci grup da, aslında aynı beklentiler içerisinde olan ama bunları bastırmış kişilerdir. Dağarcıklarında hayranlık uyandırmak için piyasa sürecek fazla şeyleri olmadığını düşünürler.  Bunun yerine hayranlık uyandıran, kolaylıkla övülebilecek bir insanla yakınlık kurarak, onunla yakınlığı üzerinden saygınlık elde etmeye çalışırlar. İşte bu iki tip narsisitiğin bir aradalıklarına ister sevgili ya da eş olarak ister arkadaş olarak sık rastlanır. Çiftin bir üyesi tanınan bilinen, popüler biri, açık bir narsisitikken, diğeri onun sağ kolu, destekçisi, arkasındaki şahıstır.
Ancak başka versiyonları da vardır. Mesela, bağımlı karakterler de narsisitlere âşık olurlar. “Ben acizim, elimden bir şey gelmiyor" diyen bağımlı, "Ben her şeyi yaparım" diyen narsiste kolaylıkla âşık olabilir. Bilinçdışı bir anlaşmaları var gibidir: Bağımlı narsisiste hayranlık duyarak onun hayran olunma ihtiyacını karşılarken, narsisist de bağımlının güven ihtiyacını karşılar.

‘Son yıllarda borderline kişilik bozukluğu yüzde 20’lere çıktı’

- Beşinci karakterler kimler?
Öncesinde iki tane kavramı tanıtmak gerekiyor. Bir tanesi “kişilik örgütlenmesi”, diğeri “kişilik bozukluğu”. Kişilik örgütlenmesi dediğimiz şey, ruhsal yapının temel yapılanışını anlatıyor. 3 ana kişilik örgütlenmesi var: Nevrotik, borderline ve psikotik. Normal dediğimiz insanlar nevrotik kişilik örgütlenmesi içerisindeki bir gruptur. Nevrotikler, kişilik örgütlenmesi açısından herhangi bir sorunu olmayan insanlardır. Psikotikler ise kişilik örgütlenmesi açısından çok ciddi yapısal sorunlar içerisindedirler. Borderline da bu ikisinin arasında yer alır. Temel özellikleri bütünlüklü bir kimlik duygusunun olmaması ve duygularının, düşüncelerinin çok kolay bir uçtan diğer uca savrulabilmesidir.  Toplumda psikotikler yüzde 1, nevrotikler yüzde 80 civarında, borderline kişilik örgütlenmesi gösteren insanların sayısı da yüzde 15 ila 20 arasındadır.
Şimdiye kadar yüzde 2 olarak bilinen borderline kişilik bozukluğu, borderline kişilik örgütlenmesi içerisindeki kişilik bozukluklarından biridir; diğerleri de şizoid, şizotipal, paranoid, antisosyal, narsistik, histriyonik kişilik bozukluklarıdır. Son yıllarda hem bunların toplamı hem de borderline kişilik bozuklukları giderek artıyor. Amerika'da, üniversite öğrencileri arasında yapılan araştırmalarda bu oran yüzde 20'lerden yüksek çıktı. Bu grubun bütünlüklü bir kendilikleri yoktur. Ruhsal yapıları tamamen iyi ve tamamen kötü olmak üzere iki ayrı parçadan oluşur. Bazen çok iyi, bazen de çok kötü hissederler.

‘Borderline karakterler hızlı âşık olur, hızlı uzaklaşır’

- Nasıl hissedeceğini dış etkenler mi belirler? 
Evet, bu nedenle de kendisine değer veren, anlamaya çalışan ve eleştirmeyen insanlar onların düğmelerine basar. Bu insanlara çok büyük bir tutku ile bağlanırlar. O kişi uyuşturucu ticareti yapabilir, mafya olabilir ama bunların hiçbir önemi yoktur. Eleştirilmemesi yeter.
Ama en ufak kötü hissettirmede nesneyi değersizleştirirler. Bu insanlar acayip hızlı âşık olur ve bir o kadar hızlı o kişiden uzaklaşır, nefret eder, düşmanlık beslerler. Bir haftada her şeyin nasıl değişebildiğini sorduğunuzda "Yanılmışım işte" derler. Bunlar için aşkta toslama kaçınılmazlıktır.

‘Histriyonikler için cinsellik ilgi için verilen rüşvet gibi’

- Başka düğmeler de var mı?
Bundan sonrası ince düğmeler. Mesela histriyonik dediğimiz, oyuncu karakterler vardır. Düğmelerine çok çabuk basılır. Gelene geçene açıktırlar. Herkes onları beğensin, arzulasın isterler. Daha çok cinsellikleriyle beğenilmek peşindedirler ama asıl ihtiyaçları sevgi, şefkattir. Bir insanı bilgisi, karakteri, kişilik özellikleri ile hayran bırakmaya uğraşmaktansa bunu cinsellikle yapmanın daha kolay olduğunu deneyimlemişlerdir.  Bu kişiler çok çabuk cinsel etkileşime girerler.  Kılık kıyafetleri de kendisine bakılmasını temin için seçilmiştir.
- Seks düşkünlüğü tablonun bu kısmında mı?
Hayır. İşin ilginci, histriyonikler önlerine gelenle yatar ama cinsellikten pek bir şey anlamazlar; orgazm olmazlar, uyarılmazlar. Çünkü aslında peşinde olduğu şey cinsel doyum değil, bir insanın ona ilgi göstermesidir.  Cinsellik,  ilgi almak için verdikleri bir nevi rüşvet gibidir.

‘Kalıcı aşk, eşi bulunmaz bir insana denk gelindiği hissiyle gelişir’

- Normal insanların aşk düğmeleri nerede?
Normal insanların düğmeleri yavaş çalışır. Geç ısınırlar. Bu insan, kendi başına huzurlu ve memnundur. Mesela, burada oturuyoruz ve keyfimiz yerinde, bir de meyve salatası olsa hoşumuza gider. Ama meyve salatası yok diye kendimizi perişan etmeyiz. Aşk da meyve salatası gibi, ekstradan güzelliktir.
Bu ekstradan güzelliği yaşadıklarında normal kişiler, karşısındaki insanın bütünlüğüne yönelik bir idealizasyon duyarlar. Süper egosundan tutun, ahlaki değerlerine, ne yapıp ne ettiğine, hayatı nasıl algıladığına, kaşına, gözüne, şefkatine, insanlığına, yani her şeyine tam bir hayranlık söz konusudur. Gerçek ve sağlıklı olan kalıcı aşk, eşi bulunmaz bir insana denk gelindiği hissiyle gelişir. “Âşık olduğumu nasıl anlarım” diye soranlar, tereddüt etmesin. Âşık değillerdir. Bir insanı seviyorsan böyle soru olmaz. İkinci sık gelen soru da: “Başkasıyla daha mutlu olur muydum?” Aşkta karşındaki insanın olmadığı bir hayat düşleyemezsin. Onunla problemlerin varsa çözmeye çalışırsın ama onsuz bir hayat kurgulamazsın.
-  Peki, aşkta olmazsa olmaz dediğiniz hayranlık zamanla azalmaz mı?
Neden azalsın?
- Tüm çıplaklığıyla gördüğünüz, bildiğiniz birine hayranlık azalmadan devam edebilir mi?
Eğer kişinin öğrenilmesi ve bilinmesi hayranlığı azaltıyorsa, o kişinin çok az özelliğine ya da bir sırrına ilgi duyulmuş demektir.  Gerçek sevgi ve aşk tanıdıkça artan gelişen bir şeydir.
- Fazla iyimser olabilir misiniz? Pek çok ilişkide arzunun zamanla azaldığına tanık oluyoruz.
Bahsettiğiniz primitif (ilkel) idealizasyonla ilgili. Bu, her zaman tüketicidir. Mesela bazı kimseler bir şeye sahip olduklarında çok mutlu olacaklarını zannederler. Sanırlar ki sahip olacakları o şey, bir araba, ev, ya da filan kişi kendisini çok özel, bambaşka bir insan yapacaktır. Sahip olduklarında böyle bir şey olmadığını görürler ve o şeyi değersizleştirirler.  "Şu kadınla bir çıksam başka bir şey istemem " dediği kişiyle çıktığı zaman, bambaşka, acayip mutlu biri olmadığını fark eder.  “İyiymiş, güzelmiş” der, geçer. İlkel idealizasyonda yüceltilen şey çok az kalemlerdir "Kim bilir nasıl sevişiyor" dersin ama seviştiğin zaman görürsün ki, normal.
- Hayranlığı azalmayan kaç çift gördünüz?
Az değil, epeyce gördüm.
- Kayda değer bir kitle mi? 
Fena sayılmaz. Eskiden daha çoktu, giderek azalıyor.

‘Âşıksanız başka bir insana aktaracak duygunuz kalmaz’

- Cinsel arzusu körelen insanın arzuyu tazelemesinin çaresi ne?
Bunun çaresi, nedenine göre değişir. Azımsanmayacak sayıda çift, zaman içerisinde birbirini anne ve baba olarak gördükleri için cinsel arzuları körelir. Gene epeyce çift için temel neden tekrarlayan, doyum ve haz vermekten uzak, kötü sevişmelerdir. Çare de bunu yaratan nedenleri ortadan kaldırmak, yani ebeveyn algısını yaratan koşulları bulup çözümlemek ve doğru düzgün sevişmeyi öğrenmeleridir.
- Aşk tanımızda çok eşlilik yok, değil mi?
Aşk tüm duygularınızı içine çeker, alır. İlginizi, dikkatiniz, sevinciniz, coşkunuzu, heyecanınızı, isteklerinizi, arzularınızı bir kara delik gibi yutar, kendi içinde yoğurup ona kendi biçimlerini verir. Başka bir insana aktaracak duygunuz kalmaz.
- Psikanalist Adam Philips, "Tekeşliliği tanımı gereği tamamlayanın sadakatsizlik olduğunu” söylüyor. Buna ihtimal vermiyor musunuz?
Katılmıyorum. Freud'u en klasik ve en ham, en ortodoks şekliyle anlayanlar her şeyde sadece ödipal olanı görmek istiyorlar.  Aşkta ödipalite ve ödipal aşk yani çocukluğumuzda ebeveynimizle yaşadığımız aşkın bir izi, hatta kısmi bir tekrarı vardır. O zaman ermediğimiz mutluluğu şimdi yakalama şansımız vardır. Ama aşk sadece ödipal olandan ibaret değildir.
- Kişi âşık olduğunu söylüyor ama gözü dışarıda dolanmaya başladı?
Geçmiş olsun.
- Üçüncü kişi hikâyeye dâhil olduğunda, aşkın hiç yaşanmamış olduğunu mu söylüyorsunuz?
Evet. Aşk bir olasılıktır. İnsan bunu geliştirebilir, ne çok zor ne de çok kolaydır. Biraz daha olgunluğa ihtiyaç var sanırım. Mesela, çok aç olmamak önemli bir nokta.
- Sizin aşk tanımızda da saçmalama özgürlüğü yok, desek?  
Öyle şey olur mu? Aşk her şeyden önce bir heyecandır. “Belli bir düzlemde hareket eden, belli bir vektörü ve belli sınırlarda dengeli bir salınım gösteren heyecanların bileşkesine aşk diyoruz" demiyoruz.
- Tek eşli olmak hayatı kolaylaştırabilecekken, kişi neden çok eşlilikte ısrar etsin?
Bir sürü karakter için tek eşlilik ciddi bir sıkıntı kaynağıdır. Histriyonik ve narsistler, ne kadar çok insan tarafından beğenilirlerse o ölçüde kendilerinden memnun olurlar. Dolayısıyla her zaman insanların beğeni ve hayranlığını isterler. Bu kişilere sadece bir insandan hayranlık ve beğeni alacaksın, sadece bir insan seni arzulayarak demek bir nevi işkence gibi olur.
- Tek eşliliğin mal, mülk ve çocuk ekseninde icat edilmiş olduğu teorisini yok mu sayıyorsunuz?
İnsanın sevilmek, bağlanmak, düzenli yakınlıklar kurmak, sevişmek gibi duygusal gereksinimleri vardır. Toplumsal ve ekonomik etkenler, ideolojiler, din, üretim ilişkileri bunların nasıl yaşanacağı üzerine etkilerde bulunuyordur elbet. Şimdi bahsettiğimiz aşk ilişkilerine dair şeyleri mevcut koşullar için söylüyoruz. Yarın aile yapıları, çocuğun büyütüldüğü koşullarda radikal değişimler olursa bunlarda da değişiklikler olacaktır. Ancak aşk ve birini çok sevip ona bağlanma pek değişmeyecektir.

‘Evlilik, toplumsal baskının azaltmak için yapılan bir ilan’

- Peki, çocuk istemeyen âşık bir çift neden evlenir?
Aşk her şeyden evvel, çocuktan bağımsız bir şeydir. İnsan sadece çocuk yapınca âşık olmaz ki. Âşıklar beraber bir hayat sürdürmeye karar verir, sonradan da o birlikteliği çocukla taçlandırmak isteyebilirler de istemeyebilirler de. Çocuk istemiyorlarsa âşık değillerdir, diye bir şey söylenemez.
- Ancak soru şuydu; çocuk istemeyen çift neden evlenir?
Nikâh kısmı tamamen kültürel. İki insanın beraber yaşaması ayrı bir şey, bunu götürüp nikâh memuru karşısında millete ilan etmeleri başka bir şey. Toplumsal baskıları azaltmak için "Ey ahali, bundan sonra beraber yaşayacağız, cinsel hayatımız olacak. Hepinize de ilan ediyoruz, itirazı olan var mı" derler.
- Peki, bazı kişilerin geleceğe dair plan yapma süratleri yalnız kalma korkusundan mı kaynaklanıyor?
Temelinde yatan şey, kaybetme duygusu. Bu korkuyu duyanlar, kendilerini yeterince cazip bulmazlar. Hasbelkader biri, kendisini sevmişse her an kendisini terk edecek korkusuyla ona yapışmak, kontrol etmek ister.

‘Kadınlar ilişkiyi kaybetmekten daha çok korkuyorlar’

- Kaybetme korkusunun kadına atfedilmesinin sebebi, erkeğin 60'ında birilerine farklı sebeplerle hâlâ cazip gelirken, 40 yaş ertesindeki kadınların seçeneklerinin azalmasında mı yatıyor?  
Sadece yaşla da ilgili bir şey değil, toplumsal açıdan da birçok fark var. Bir adam kendisinden sosyal, kültürel ve ekonomik olarak daha zayıf biriyle rahatlıkla evlenebilir. Kimse de gidip ona, "Niye evlendin?" demez.  Bir kadından ise toplum, sosyo-ekonomik olarak kendinden daha iyi durumda olan,  en azından kendisiyle denk biriyle evlenmesini bekler. Dolayısıyla mesela üniversite mezunu, iyi eğitimli bir kadının çok az seçeneği vardır. Ayrıca, biriyle tanışma olasılıklarını da düşünürseniz, liste iyice kısalıyor. Dolayısıyla, bir ilişkiyi kaybetmekten daha çok korkuyorlar.
- Erkeklerin seçeneklerinin tükenmemesi, tutkunun ana dinamik olduğu ilk 6 aylarda takılıp kalmalarına neden oluyor mu?  
Olabilir ama başka sebepler de var. Artık insanlar sevgilileriyle yaşadıkları ilk sorunda "Ne uğraşacağım" deyip vazgeçiyorlar. Ayrıca, ayrılıklar da toplumsal olarak daha hoş karşılanıyor. Dolayısıyla, insanlar vazgeçilmez olmaktan çıkıyor. Bunun en önemli nedeni çağımızda kendilik patolojileri dediğimiz bir hâlin giderek yaygınlaşmasıdır. İnsanların kimlik bütünlükleri çok iyi gelişmiyor ve kendilerine saygı duymaları zorlaşıyor. Hep dışarıdan gelen yansımalarla kendilerini iyi hissediyorlar. Bilindikleri, onaylandıkları oranda rahat ediyorlar. İnsanlar bu yüzden dış görünümleriyle aşırı ilgili olmaya başladılar. Renkten renge, şekilden şekle giriyoruz. Çünkü bu, fark edilme, tanınma sağlıyor. Tabii bu ilişkiye de yansıyor ve hayranlık neredeyse aşkın tek ayağı haline geliyor. Yeterli sevgi, şefkat, gerçek kapsamlı bir idealizasyon ve sevgi olmadığı için sadece yüzeysel hayranlığa dayalı bir ilişki de uzun süreli olamıyor. Öte yandan hayranlık ihtiyacının fazlalığı tek kişiden alınan hayranlığı yetersiz hale getirdiğinden, hep yeni birilerinin, daha başkalarının hayranlığına koşuluyor.
- O zaman bağlanma korkusu nerden çıkıyor? 
Bağlanma korkusu birkaç durumda ortaya çıkıyor. Bağımlı karakterler, bunlardan bir tanesi. Karşı tarafın bizi çok sevmesi ve hiç bırakmaması için tamamen onun arzularına uygun hareket etmeye başlıyoruz. Bağlanma korkusu olduğunda da kişi, tamamen karşı tarafın arzularına göre hareket ediyor. Bu da bir süre sonra cendereye dönüşüyor. Kişi de sevilebilmek için köleye dönüşmektense kaçıyor. Bazı karakterler de nesneyi bırakmamaktan korkarlar. Mesela, hiç yakın arkadaşları yoktur, duygusal olarak fazla bir şey paylaşmazlar çünkü herhangi bir yakınlıktan korkarlar. "Kayısı ister misin?" gibi bir şey ikram etme teklifi, onlarda "Ne oluyor?" endişesi uyandırır. Aslında o kadar büyük bir ilgi ve sevgi açlığı içerisindedirler ki onun azalmasına, karşılarındaki kişinin bir an için bile gitmesine izin vermemekten korkarlar. Kayısı veren kişiyi ya bir daha vermezse diye yutmaktan korkarlar. Böyle bir arzu duyacaklarını bildikleri için de mesafesini hep korumak ister ve hiçbir duygusal yakınlığa izin vermezler.
- Peki, kıskançlığın yeri ne? Neden bazı insanlar kıskançlıktan kafayı çizerken, bazıları için ara başlık bile olmaz? 
En yaygın bilinen hata, "Seven kıskanır" cümlesindedir. Kıskançlık ve sevgi ters orantılıdır. Belli başlı 3 ana kıskançlık biçimi vardır: 1- Paranoid tipteki kıskançlıklar, bu projeksiyondan kaynaklanır. Kişi, kendisi flört etmeye eğilimlidir. Kendi isteklerini bastırıp, karşısındakini böyle olmakla suçlayarak rahatlamaya çalışır. Bu tip kıskançlıkta kişi karşısındakini her an sadakatsizlik yapabileceği varsayımı üzerinden suçlayarak, sürekli denetlemeye, kısıtlamaya çalışır, hayatı ona zehir eder.
Bazıları "Peki hocam, kıskanmayacak mıyız" diyorlar. Bir gün eşiyle birlikte bir adam geldi. "Ben karımı çok kıskanıyorum" dedi. "Hangi durumlarda kıskanıyorsunuz" diye sorunca "Benim karım masaj salonu çalıştırıyor, kendisi de çalışıyor" dedi. "Ne yapıyor?" diye sorunca, "Gelen adamlara masaj filan yapıyor" dedi. "Masaj mı" diye sordum, "Yok, hocam bir tek masaj değil, başka şeyler de yapıyor. Oral seks gibi şeylerle adamları boşaltıyorlar" dedi. "Siz o esnada ne yapıyorsunuz?" diye sorunca da "Ben de arkada çay yapıyorum" dedi. "Kıskanmamak, normal karşılamak mı istiyorsunuz" dedim. Adam da "Bilmiyorum valla hocam, ben de çıkamadım işin içinden" dedi.  Paranoid tipteki kıskançlıklarda tabii ki böyle bir durumdan bahsetmiyoruz.

‘Gerçekten seven insan saçma sapan şeyleri kıskanmaz’

Diğer kıskançlık biçimi de narsisistlerinkidir. Narsissistikler sevgililerinin kendilerinden başka herhangi bir şeyle ilgilenmesinden rahatsız olur ve her şeyi kıskanırlar.  Diyelim ki, çiçekleri seviyorsun. "Ne var ki yani bu çiçeklerde" der. Aslında "Benim kadar ilgilenilmesi gereken, enteresan bir şey varken neden bunlarla uğraşıyorsun” diyordur. Üçüncüsü de bağımlıların kıskançlıkları. Bağımlılar kendilerini yeteri kadar çekici, sevilebilecek biri olarak görmezler.  Bu yetersizlik duyguları nedeniyle her an eşlerini başkası kapacak korkusu içinde yaşarlar.
- Kıskançlığın çaresi ne?
Gerçekten seven bir insan böyle saçma sapan şeyleri kıskanmaz. Dolaysıyla kıskançlığın çaresi sevgidir. Bu arada başka bir tip kıskançlığı unuttuk,  o da aslında eşcinsel eğilimleri olup bunu dolaylı yoldan yaşamaya çalışan insanların kıskançlıklarıdır.  Bu vakalarda gerçek anlamda bir kıskançlıktan bahsedemeyiz. Daha çok kabul edemedikleri kendi arzuları dolayısıyla yaşadıkları kızgınlıklar söz konusudur.   Şöyle ki, bir önceki hikâyeden yaklaşık iki hafta sonra baş ağrısı yakınması olan bir adam eşi ile birlikte geldi. Bir tarikattalar, karısı da şeyhin kızı. “Karımın yakın bir çocukluk arkadaşıma ilgisi var diye şüpheleniyordum. Ben de bunu ortaya çıkarmaya karar verdim, hocam” dedi. “Ne yaptınız” diye sorunca anlattı:“Karıma ‘Biz niye hiç fantezi yapmıyoruz’ dedim. ‘Ben bilmem’ dedi. Sonra kabul etti ama ‘Ne istersin’ diyince yine ‘Bilmem’ dedi. Ben de ‘Mesela başka bir adam çağırsak, ister misin’ diye sordum. ‘Ne yapacağım başka adamı, ben istemem’ diyince  ‘Yok, yok sen düşün’  dedim. O da ‘Olabilir’ dedi. Kim olsun diye konuşurken ‘Arkadaşımın adını vererek O olsun mu’ dedim.  Önce ‘Yok’ dedi ama ısrar edince kabul etti. Sonra arkadaşıma gittim dedim: ‘Biz düşündük, seni bir akşam davet etmeye karar verdik.’ O da kabul etti. O gece çocukları uyuttuk, sofrayı hazırladık, yemeği yedikten sonra yatak odasına geçtik. Hocam bunlar, bir güzel sevişmeye başladılar. Gözümün önünde seviştiler hocam! Acayip sinirlendim. Sinirden zaten bir şey yapamadım. Bunlar seviştiler, boşaldılar; sonra da yattılar, uyudular. Beni sabaha kadar uyku tutmadı! İçeri gidiyorum, bıçağı alıp doğrayayım ikisini de, diyorum. Sonra çocuklar aklıma geliyor, vazgeçiyorum."
- Bu adamın motivasyonu ne?
Yukarıda söylediğim gibi aslında kendisi adamla beraber olmak istiyor ama bu arzusu tamamen yasak olduğu için, böyle bir arzuyu fark etmesi dahi imkânsız olduğu için bu arzuyu karısına yansıtıyor. Adamı isteyen kendisi değil de karısı imiş gibi.   Adam bu olay olduktan 10 gün sonra baş ağrısı ile geliyor çünkü bu 10 gün boyunca karısıyla her gün 4-5 kez cinsel ilişki kuruyor. Adam 5 kilo vermiş, perişan olmuş sevişmekten. Karısına sürekli o geceyi anlattırıyor. “Dilini ağzına soktu, ne hissettin" gibi sorularına cevap aldıkça adam, kendini karısının yerine koyuyor ve arkadaşıyla seviştiğini hayal ediyor.  Bastırılmış, yasaklanmış eşcinsel arzuların bu şekilde tatmin bulma çabaları sık görülen bir durumdur. Kadınlarda da bu örneklere sık rastlıyoruz.  Mesela eşine ya da partnerine diyor ki:   "Kendini başka bir kadınla hayal et ve bana anlat." Kadın, adam "Şimdi Ayşe'yi öpüyorum" derse uyarılıyor. Yani, adam bir köprü, aracı vazifesi görüyor.
YARIN: Prof. Dr. Doğan Şahin cinselliği ve aşk acısını anlatıyor…

KOMPLOCU PARANOİD GRUPLAR

HEDEFİNİ ŞAŞIRMIŞ BİR İSYANIN ÜRÜNÜ OLARAK KOMPLOCU PARANOİD GRUPLAR Doğan Şahin   GİRİŞ Bu yazıda son yıllarda giderek artan her şe...