İzleyiciler

narsisizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
narsisizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2020 Salı

İNSANLAR NEDEN DEDİKODU YAPAR?

DEDİKODU ÖRGÜTLENMEKTİR, BİR DÜŞÜNÜN ABİLER:  DEDİKODUNUN TOPLUMSAL VE BİREYSEL DİNAMİKLERİ


"Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz." 
(Tirmizi, Kıyamet, 53, no: 2507; Beyhaki, Şuabu'l-İman, 5/315, no: 2778)


GİRİŞ
Hariri, insanın bir uygarlık yaratmasında en büyük etkenin dedikodu yapabilmesi olduğunu söyler. Freud’a göre ise bir uygarlık kurabilmiş olmamız dürtülerimizi bastırabilme ve erteleyebilme yeteneğimize bağlıdır. Bu iki önerme arasında nasıl bir bağlantı olabilir? Dürtü denetimi dedikoduya o da uygarlığa yol açıyor olmasın? Aslında ikisi arasındaki bağlantı ya da dedikodunun dinamikleri bu kadar basit değil ama bu çıkarım da hepten şaka değil.
Dedikodu aslında birkaç şeyin ortak adı. İçinde farklı tipte dedikodular var, farklı dedikodular olduğu için de farklı dinamikler söz konusu.
DEDİKODU TİPLERİ
TİP 1: Kınama tipi ya da gıybet olarak adlandırabileceğimiz en yaygın dedikodu tipi, birinin kusurunu başkasına ya da başkalarına söylemek biçiminde cereyan eden dedikodudur: Örnek, “Geçen evine gittim, ne kadar dağınık ve pis bir insanmış şaşarsın” ya da “Duyduğuma göre kocasını işyerindeki biri ile aldatıyormuş”. Burada dedikodunun paylaşıldığı kişi(ler) tarafından hoş karşılanmayacağı varsayılan bir şey söz konusu ediliyordur. Dedikodusu yapılan kişiyi kınasın, ayıplasın diye söylenir. Aktarılan şeyin ne kadar kötü, yanlış ve ayıp olduğuna dair sözlerin tekrarlanması istenir. Bir ortamda bulunuluyorsa herkes o şeyi sırayla kınamalı ve kınama yarışına girmelidir. Böylelikle herkes şunu demiş olur “Ben bunu herkesin içinde bu şekilde açıkça kınadığıma göre, asla böyle şeyler yapmam.”
Bu tipteki dedikodu eylemi bir yanıyla içinde bulunulan topluluğun bir çeşit toplumsal sözleşme yazma biçimidir. Topluluk kendi normlarını dinamik bir şekilde sürekli teyit ederek geliştirir ve pekiştirir. İkinci olarak da bir çeşit söz verme eylemidir. Topluluk için yemin etme işlevi görür: “Ben de hepimiz gibi şimdi topluca kınadığımız bu davranışları yapmayacağım ve yapan olursa da kınayacağım.”
Toplumun ortak çıkarı açısından uyulmasında yarar olabilecek kurallar, her zaman kişiler açısından  istenebilecek şeyler olmayabileceği için bu kuralları bu şekilde sürekli belirleme ve teyit etme ihtiyacı duyarız.  Mesela kaynakların sınırlı olduğu bir ortamda aşırı rekabetçi ve hırslı olmak toplumda iç çatışmalara yol açarak çeşitli dezavantajlı kişilerin zarar görmesine neden olabilir. Böylesi zamanlarda dayanışmacı tutumlar desteklenip takdir edilirken rekabetçilik eleştirilip kınanacaktır. Kaynakların bol olduğu bir toplumda ya da bolluk dönemlerinde ise rekabetçilik ve hırs toplumu yeni şeylerin keşfine, icatlara ve yeniliklere götürebilen olumlu özellikler olarak değerlendirilecek, hırslı ve rekabetçi olmak yerine, basit ve huzurlu bir yaşam sürmek isteyenler itibar görmeyip kınanacaktır.  Birilerini kınamak tarzındaki bu tür dedikodular insanları tek tek ve doğrudan uyarmadan ve onlarla gerginlik yaratmadan dolaylı yoldan istenen davranış ve tutumların benimsenmesini sağlarlar.
Kınama tipi dedikodunun toplumsal işlevi yanında bireysel faydaları da vardır. Bireyler açısından en fazla doyum sağlayan yanı başkalarının da kusurları olduğunu tespit ve teşhir ettiği için, dedikodu yapanların yetersizlik duygularını yatıştırıyor olmasıdır. Birçok insanın büyük bir haz ve iştahla dedikodu yapmasının altındaki neden yukarıda bahsettiğim toplumsal işlevinden ziyade, insanların kusurlu ve yetersiz kendilik tasarımları dolayısıyla hissettikleri “olmamışlık” duygusunu bir süreliğine ortadan kaldırmasıdır. Birçok insan başkalarının kusurlu olduğunu gördüklerinde kendileri sanki daha kusursuzlarmış gibi kabul ederler. Dolayısıyla bir kişi kendisini ne kadar yetersiz görüyor ne kadar kusurlu buluyorsa o kadar dedikodu yapma ihtiyacı duyacaktır.
Kınama dedikodusunu yapan bireylerin yukarıdaki bilinçdışı motivasyonu yanında bilince biraz daha yakın iki farklı motivasyonu daha olabilir. Birincisi ona yanlış gelen şeyleri ve yanlış davranan kişileri kınamak ve bu tutumların tekrarlanmamasını sağlamak. İkincisi ise dedikoduya malzeme edilen kişiyi itibarsızlaştırmak. İtibarsızlaştırma dedikodusunu en altta ayrıca ele alacağım.    
TİP İKİ: İkinci dedikodu tipine konsültasyon tipi dedikodu diyebiliriz. Konsültasyon dedikodularını kınama dedikodularından ayıran şey, haberi verenin olaya nasıl yaklaşılması gerektiğine tam karar verememiş olmasıdır. Örnek : “Duydunuz mu? Ayşe ile Fatma çıkıyorlarmış..” Dedikodu bu durumda konsültasyona davet amacı taşır. Dedikodunun iletildiği kişiler, birlikte değerlendirme yapmak suretiyle söz konusu haberin ne yönde yargılanacağına beraber karar vermeye davet edilmiş olurlar. Grup beraberce bir değerlendirme yapıp, kınayıp kınamayacaklarına ya da takdir edip etmeyeceklerine ortaklaşa karar vermiş olurlar.  Konsültasyondan kınama kararı çıktığında birinci tipte dedikodunun hazırlık aşamasına dönüşmüş olur.  Konsültasyon tipi dedikodular da grup içi normların oluşmasına katkı sağlar ama asıl işlevleri grup içi bağları kuvvetlendirmeleridir. Öte yandan büyük bir kurumda küçük gruplar arasında yapılan bu tür dedikodular, küçük grupların kendi içlerine daha çok bağlanmalarına ama grupların birbirinden uzaklaşmalarına neden olur.  
TİP ÜÇ: Gazeteci tipi dedikodu. Başkalarının özel hayatını kurcalayıp öğrenilen bilgileri başkalarıyla paylaşmak tarzında yapılan dedikodu tipidir.  Örnek: “Ahmet Beyler’in evli oğlu ev tutmuş, artık ayrı yaşayacaklarmış”. Bu tipte yargılamak ikincil, haber verme birincil öneme sahiptir.  Ardından haberi duyan bir kınama dedikodusu başlatabilir ya da haberi veren öyle devam edebilir.  Ör: “Tabii gelinine o kadar kötü davranırsa olacağı buydu…” Ancak kınama amacıyla yapılmayabilir de.  Bu yüzden bazen iyi haber dedikodusu da yapılabilir. Ör: “Hayriye Hanım’ın büyük oğlu Boğaziçi’ni burslu olarak kazanmış.”  Burada esas olan başkalarının bilmediği bir şeyi biliyor olmaktır. Dedikoduyu yapan kişinin uyanık, zeki ve her şeyden haberdar olan biri olarak algılanmasına ve dikkate alınmasına neden olur. Ancak burada da yargılama hepten eksik değildir tabii. İletilen bilginin kamuoyunun ilgisini çekeceğine ve dedikodusu yapılmaya değer olacağına dair bir kabul barındırır.
Sosyal medyanın modern yaşamdaki muazzam yeri bununla ilgili görünüyor. İnsanlar eskiden daha küçük topluluklarda yaşar, büyük şehirlerde bile mahalleler sayesinde herkes birbirinden epeyce haberdar olarak yaşardı. İnsanların nasıl bir yaşamalarının daha iyi olacağına dair bir rehberlik veya koçluk hizmeti almalarına gerek yoktu. Çünkü değişik yaşam tarzlarını görüyor ve hangisinin kendi istekleriyle uyuştuğuna dair gözlem yapabiliyorlardı. Bilgi verici dedikodular sayesinde başkalarının yaşam tecrübelerini öğreniyorlar ve neyi yapmanın kendilerine daha iyi geleceğine dair öngörüde bulunabiliyorlardı.  Ne yapmak neye yol açar?  Mesela “Acaba ikinci evlilikler daha mı iyi seyrediyor?, “İnsan iyi anlaşamadığı eşiyle sürdürmeye mi çalışmalı yoksa yeniden mi denemeli?” “Çocuğu özel okula göndermeye değer mi?,  “Komşunun kızı özel okula yollandı ama üniversitede iyi bir yer kazanamadı ama oğlan devlet okuluna gitti çok başarılı oldu.” Bunun gibi yüzlerce sorunun yanıtını başkalarının gözlemleyerek ve deneyimlerini genelleyerek yanıtlayabiliyorlardı. Şimdi doğrudan gözlemleme olanakları azaldığı için elde iki araç kalıyor: dedikodu ve sosyal medya. 
TİP DÖRT: Bu tipe kehanet dedikodusu diyebiliriz. Bazı kişilerin hali hazırda kötüleyecek bir şeyi olmasa da gelecekte olumsuz özelliklerinin ortaya çıkacağını iddia etmek demektir.  “Göreceksiniz iki seneye kalmaz ayrılacaklar.”  Bu dedikodu elde yeterli malzeme olmadığında başvurulan dedikodu tipidir. Diyelim bir kişiyi ya da yaşadığı ilişkiyi beğenmiyorsunuzdur ama karalamak için yeterli malzeme yoktur, o zaman şimdilik örtülü ama gelecekte açığa çıkabilecek bir olumsuzluktan söz edebilir, kanıt olarak da gelecekte olacak şeyleri gösterebilirsiniz.
TİP BEŞ: Bu tip dedikodular için itibarsızlaştırma dedikodusu diyebiliriz. Bu dedikoduyu yapan kimse, çeşitli nedenlerden dolayı kızgınlık duyduğu biri hakkında yanlış bir olumsuz bilgiyi yayarak onu itibarsızlaştırmaya çalışır.  Hemen hemen tüm dedikodularda geçeği çarpıtma, abartma, kasten yanlış yorumlama gibi özellikler olsa da bu tip dedikoduda çarpıtma ya da düpedüz yalan ve iftira daha çok kullanılır.   Bazen karşılık görmemiş bir yakınlık talebi, bazen bozulmuş bir ilişki sonrası bazen de bir rekabet dolayısıyla yapılabilir. Son yıllarda biten bir ilişkinin ardından yapılan itibarsızlaştırma dedikoduları çok sık görülmeye başlandı. Bazen bir, bazen de iki taraf birden biten bir ilişkinin ardından diğerini itibarsızlaştırmak amacıyla yalanlar söylemeye ya da birçok şeyi çarpıtarak başkalarına yaymaya başlıyorlar. Bu davranış sadece kızgınlık ve öfke dolayısıyla yapılmıyor. Aynı zamanda sanki çok önemliymiş gibi kimin hataları yüzünden bittiğine dair bir münakaşayı sürdürmek anlamına da geliyor. 
TİP ALTI: “Sızlanarak kışkırtma” tipi dedikodu diyebileceğimiz bu tip dedikoduda, kişinin dedikodu yapma nedeni bir insandan duyduğu rahatsızlığı doğrudan dile getirmemesidir. Genellikle günlük basit konularla ilgilidir. Mesela biri gelmiş, çok uzun süre oturmuştur, çok konuşmuştur, sıkılmışsınızdır, kendisine işim var, meşgulüm diyememişsinizdir ama kızmışsınızdır da. O gittikten sonra başkalarına “Ay ne şiştim, ne şiştim iki saat kalkmadı.” dersiniz. Buradaki neden o kişi ile ilişkimizin bozulmasından çekinmeniz, size kırılabilecek olmasını göze alamamanızdır. Ancak size verdiği rahatsızlık dolayısıyla kızmışızdır da.  Bazen kızdığımız kimselere yöneltemediğimiz öfkemizi başkalarını ona karşı kışkırtarak dışa vurur ve onların da ona kızmasını sağlamaya çalışır ve hatta belki içlerinden biri onu uyarır diye umut ederiz. “Benim bir şey yapmaya cesaretim yok ama inşallah birileri bir şey yapar da ben de kurtulurum.” anlayışı ile yapılan bir dedikodudur. Bu dedikodu tipi belki de tüm dedikoduların içine bir miktar karışıyordur.
Belki de yolsuzluklara, haksızlıklara, talana, sömürüye, adaletsizliklere karşı bir şey diyemediğimiz için, sesimizi çıkaracak cesaretimiz olmadığı için ya sadece güvenlikli ortamlarda söyleniyor ya da onu bunu çekiştirerek öfkemizi etrafımızdaki bize bir şey yapamayacak, bir zarar veremeyecek kimselere boşaltıyoruzdur.      
 CİNSİYETLERE GÖRE DEDİKODU FARKLILIKLARI
Elbette birazdan söyleyeceğim şeyler tüm kadınlar ve erkekler için geçerli değildir. Kadınlar için söylediğim şeylerin hepsi erkeklerde de bulunabilir, erkekler için söylediklerim kadınlarda da bulunabilir. Ayrıca bazı kadınlar ve bazı erkekler kendi cinslerinden çok karşı cinste olduğunu söylediğim özelliklere sahip olabilir. Yani aşırı genellemeksizin, bazı farkların olduğunu söylemiş olacağım. 
Kadınlar ne tür dedikodular yaparlar?
Azımsanmayacak sayıda insan, bir kadının mutlu ve güzel bir hayata sahip olması için tek yolunun zengin, başarılı, toplumsal değerleri benimsemiş, yakışıklı ve iyi bir aileden gelen bir adam tarafından çok sevilmek ve eş olarak seçilmek olduğuna inandırılmıştır. Kadınlar için bunun en çok istenecek şeylerden biri olması gerektiğine, kadınlar da erkekler de büyük oranda inandırılmışlardır.  Ancak böyle biri ile evlenmek yetmez, onun tarafından devamlı çok kıymet verildiğinin, el üstünde tutulduğunun deneyimlenmesi ve herkese de gösterilmesi gerekir. İnsanlar arasındaki bu kriterlere dayanan rekabet, hem kadınlar hakkında yapılan hem de kadınların yaptığı birçok dedikodunun içeriğini oluşturur. Dolayısıyla bu konudaki dedikodular, şu sorulara yanıt niteliği taşıyan bilgiler içerir.
  1. Dedikodusu yapılan kadın böyle “ideal bir yaşam” sürmeye ne kadar uygun bir adaydır? Yani çok özel ve değerli birinin onu sevip eş olarak seçmesine engel olacak neleri vardır? Mesela daha evvel evlenmişse ya da  geçmişinde iyi bir eş olacağına dair şüphe uyandıracak şeyler varsa bu bilgilerin yayılması o kişinin adaylık puanlarını düşürecek ve geri kalanlar için avantaj yaratıp ve keyif verici olacaktır.  
  2. Onu seven ya da eş olarak seçen kişi hakikatte ne kadar değerlidir? Eşe veya sevgiliye dair değersizleştirmeler de dedikoducuları rahatlatır, eşin(ya da sevgilinin) sanıldığı kadar arzu edilir biri olmadığına dair bilgiler, ortada o kadar da haset edecek bir şey olmadığını gösterdiğinden  kişiye kendi durumunun o kadar kötü olmadığını düşündürerek anksiyete giderici etkide bulunur.
  3. Sevgilisi veya eşi ona ne kadar değer veriyor, ne kadar seviyordur? İyi, başarılı ve istenen bir eşi olsa bile karısına yeterince değer vermiyorsa bu da bir teselli kaynağı olabilir, yürek soğutabilir. 
  4. Sevgili ya da eşin ailesinin ailesi ne kadar iyi bir ailedir? Son olarak her şey yolunda olsa bile eşlerin ailelerinde olan olumsuzluklar da imrenip haset ettikleri bir çiftin o kadar da mükemmel olmadıklarını göstererek insanları rahatlatır.    

Erkekler ne tür dedikodular yaparlar?
Erkeklerin kadınlar kadar dedikodu yapmadığı, bu konularla ilgilenmediğine dair bir dedikodu vardır. Erkekler de kendi aralarında kadınların yaptığına benzer dedikodular da yaparlar ama ek olarak farklı dedikodular da yaparlar.
Erkeklere öğretilen ideal yaşam biçimi bir prensesle tanışıp evlenmek değil, bir kral olmaktır. Elbette bu arada evlenecekleri kişi elbette bir prenses olacaktır ama asıl amacı bu değildir. Onun başarılı olma ölçütü diğer erkeklerin önüne geçmek, onlardan daha başarılı, daha güçlü daha etkili olmaktır. Bunu yapamıyorsa da yapabildiğince bunun için uğraşmaktır. Kadınlarla ilişkilerine gelince, evet evlenip çocuk yapmaları beklenir ve yaptıklarında da takdir edilir ama aynı zamanda bağımsızlıklarını korumaları ve ne kadar severlerse sevsinler bir kadına yakayı kaptırmamaları gerekir. Erkeklerin inandığı ideal hayat; başarılı bir kariyer+ toplumsal hiyerarşide yukarılarda bir yer+ iyi bir evlilik + özgürlüğünün delili olan kendine has ilgi alanları ve tutkulardır. Başarısızlık  ise iki şekilde olur;  erkekler dünyasında gerilerde kalmak ve bir kadının etkisi altında kalarak ona boyun eğmek.
Erkekler kadınlar için en iyi şeyin iyi bir evlilik olduğuna inanırken kendileri için iyi bir evliliğin çok yararlı olacağına ama yeterli olmayacağına inandırılmışlardır. Böylelikle ilk olarak kadınların rakip olmaları engellenmiş olur. İş dünyasında, yükselmek için rekabet etmemeleri, iddialı olmamaları sağlanmış olur. Onlar eşleri ve çocuklarıyla daha çok ilgilenmeli iş dünyasını erkeklere bırakmalıdırlar.   
Dolayısıyla erkekler arasında diğer erkeklere dair dedikodular, çoğunlukla başarısızlıkları, yeteneksizlikleri, beceriksizlikleri ya da bir kadına nasıl boyun eğmiş oldukları hakkındadır. Erkeklerin erkekler hakkında yaptığı bu türde dedikodular kınamak, yanlış bulmaktan ziyade zayıf bulmak, küçümsemek ve alay etmek tarzındadır. Erkekler de yerleşik, geleneksel kadın idealleri ile ilgili dedikodular yaparlar ve ek bir aşağılama imkanı olduğunda rakiplerini kadınların gözünden başarısızlık sayılacak konularda da alaya alıp aşağılayabilirler.  
DEDİKODU ÖRGÜTLENMEKTİR, BİR DÜŞÜNÜN ABİLER. (E. Ayhan’a Selam)
İnsan birçok faaliyeti için örgütlenebilen bir türdür. Bunun için de farklı büyüklüklerde örgütlenmeler kurarlar. Ortaokul, lise yıllarından başlayarak birbirine bağlanan arkadaş grupların önemli işlevlerinden biri budur.  Gruptan ve grup üyelerinden beklenen temel işlev  bu toplumsal rekabette birbirlerine kendilerinin iyi, ötekilerin kötü olduğunu söyleyecek değerlendirmeler yapmalarıdır. Diğerleri ile ilgili kim kötü bir haber, bir başarısızlık duyarsa gruba müjde gibi haber verir ve başkalarının başarısızlıkları, mutsuzlukları, yoksunlukları grup üyelerinin kendilerini iyi hissetmeleri için besin oluşturur. İnsanlar yaygın olarak bu denli kötü müdür? Bunları çok kötü oldukları herkesten kötü oldukları için yapmazlar, ortalama insan kadar, sıradan kötülüğün bir tezahürü olarak yaparlar.   Bir de esas olarak daha iyi hissetmek için yaparlar. Mesela diğerlerinin kendilerinden daha zevksiz ya da daha kalitesiz olduğuna inanmak onları iyi hissettirdiği için yaparlar. Başkalarının dinlediği müziği, yaşam tarzını, oturduğu mahalleyi aşağılayarak kendilerini iyi hissederler. Irkçılığın, mezhepçiliğin, ayrımcılığın, şövenizmin mikro ama binlerce örneği bilincinde olmasak da bu dedikodularla hayatımızı ve zihnimizi işgal eder.  
PSİKODİNAMİKLERİNE VE KİŞİLİK ÖZELLİKLERİNE GÖRE DEDİKODU TİPLERİ
Dört tip dedikodu dinamiğinden bahsedebiliriz.
1)Süperego ile barış içinde olma çabasının ürünü olan dedikodular.
Daha çok obsesif karakterler tarafından yapılan ve genellikle kınama dedikodusu tipindeki dedikodulardır. Burada dedikoduyu yapan, dedikoduyu dinleyen ve dedikodusu yapılan kişilerden başka bir de orada olmadığı halde olayları yukarıdan izleyen bir otorite figürü vardır: Tanrı, anne-baba ya da süperego. Dedikodu ya da kınama asıl olarak ona göstermek için yapılıyordur. Dedikoduyu yapan şunu diyordur. “Ben senin sözünü dinliyor, yapma dediklerini yapıyorum, ama bir de şunlara bak. Bak neler yapıyorlar. Lütfen beni yargılama, suçlama, kınama. Kınayacaksan bunları kına. Bak kötü olan ben değilim, onlar”. Dolayısıyla bu tür dedikoduların içeriğini ahlaken yanlış gelen şeyler oluşturur.
2)Kendilik saygısını artırmaya yönelik dedikodular.
Burada her tipten dedikodu söz konu olabilir. Dedikoduyu yapanın temel motivasyonu düşük kendilik saygısını yükseltmek ya da korumaktır. Düşük kendilik saygısını tamir etme amacı taşıdığından narsisistik motivasyonlu dedikodu olarak da adlandırılabilir.  Dolayısıyla içeriğini ahlaken yanlış şeylerden çok beceriksizlik, aptallık, kalitesizlik, görgüsüzlük vb gibi şeyler oluşturur. Dedikodusu yapılan kişi kabahatli ya da yanlış bulunmaktan çok yetersiz ve kalitesiz bulunuyordur. Başarılı bulunan ya da göz önündeki kişilere yönelik itibarsızlaştırma dedikoduları da bu amaca hizmet eder. Sık sık insanların bulundukları yeri hak etmediklerine dair dedikodu ya da eleştiri yaparlar.  Bunu yaptığı takdirde kendisine yönelik beğeni ve takdir artacakmış gibi özellikle beğenilen, takdir gören insanları itibarsızlaştırmaya çalışırlar.
3)İçsel saldırganlığı yansıtmaya hizmet eden dedikodular.
Yansıtma savunma mekanizmasının ürünüdür. Hem kınama hem itibarsızlaştırma tipindeki dedikoduları içerebilir. Sürekli başkalarını gözlemleyip kendilerine göre kusurlarını, kabahatlerini tespit etmeye çalışırlar. Kendi içlerindeki başkalarına yönelik öfke, düşmanlık, zarar verme, ya da kandırma, aldatma, bencillik, insanları kullanma vb gibi arzuların izlerini başkalarında görmeye çalışırlar. Bu anlama gelecek şeyler gördüklerine ikna olduklarında da adeta “kötü olan ben değilmişim” onlarmış” diyebildiklerinden dolayı bayram ederler. Başka insanların ne kadar kötü olduklarını anlatırken, güldüklerini, neredeyse mutlu olduklarını görebilirsiniz.  Özellikle paranoid kişilik özellikleri gösteren kimseler tarafından kullanılan bu mekanizma, sadece paranoid karakterlere özgü bir mekanizma değildir. Kendi olumsuz özellikleri ile yüzleşmekten onları sorgulamaktan korkan herkes paranoid olsun olmasın bu mekanizmayı kullanır.
4) Kötülük yapma amacı taşıyan dedikodular.
Burada motivasyon birine zarar vermek, onu itibarsızlaştırmak ya da incitmektir. Temel motivasyon saldırganlıktır. Diğer üç tipte de dedikodusu yapılan kişi bundan zarar görür ama onlarda birincil motivasyon zarar vermek değil, kendine iyi gelecek bir şey yapmaktır. Burada kişiye iyi hissettiren şey öfke duyulan birine zarar veriyor olmaktır.   
Kişilik özelliklerine göre toparlayacak olursak;
Bağımlı karakterler kimse hakkında kötü konuşmak istemezler. Belki zamanında çok verici olup bekledikleri karşılığı göremedikleri ve dolayısıyla artık destek alma umudunun kalmadığı kişiler hakkında kötü şeyler söyleyebilirler ama kendisine destek olabilecek kimselerden henüz ümidi tamamen kesmedilerse kolay kolay kötü şeyler söylemezler. Ancak başkalarından ayrı düşmemek, itiraz edememek gibi nedenlerden dolayı bir grupta yapılan dedikoduya uyum gösterebilirler. Bir şey söyleyecek olduklarında da başına genellikle “Benden duymuş olmayın ama… kendisini çok severim ama…” gibi karşı tarafı kızdırabilme ihtimalini azaltacak yumuşatıcı ifadeler koyarlar.
Obsesiflerin daha çok kendi süperegolarına yaranmaya çalışan ve başkalarını yanlış şeyler yapmakla suçlayan, kınayıcı dedikodular ürettiklerini ve bu türde dedikodular yaptıklarını belirtmiştim. Başka bir deyişle obsesifler ego idealinin kurallara uyan, yanlış bir şey yapmayan ve ahlaklı, düzgün bir insan olma bağlamında beğenilip takdir görmesini talep eden bölümüne yaranmak için dedikodu yaparlar.   
Histerikler, daha çok rekabet amaçlı dedikodu yaparlar. Hem kendi cinsleri ile hem karşı cinsle rekabet ettikleri için onları küçümseyici, yıpratıcı dedikodular yaparlar. Histerikler de karşı cinse yönelik genelleyici kötü söz söyleme yaygındır.  Histerik erkekler kadınların kötü araba kullandıklarına, beceriksiz olduklarına, ellerinden bir şey gelmediğine dair sterotipik inanışları destekleyecek örnekler üzerinden dedikodu yaparlar, histerik kadınlar da erkeklerin duygusuz, bencil ve akılları hep sekste olan tipler olduklarına dair sterotipleri destekleyecek konularda dedikodu yaparlar.
Paranoidler çok fazla dedikodu yaparlar ve sürekli insanları kötü niyetli olmakla, sahtekar olmakla, arkadan iş çeviriyor olmakla, yalan söylemiş olmakla vb. suçlayıcı dedikodular yaparlar.
Şizoidler neredeyse hiç dedikodu yapmaz, dedikodu ile de ilgilenmezler.
Narsisistikler yukarında söylediğim gibi daha çok devalüe edici, itibarsızlaştırıcı dedikodular yaparlar. Küçümseme konuları genellikle, aptallık, cehalet, kalitesizlik vb gibi kendilik saygısını azaltacak şeylerdir. Başka bir deyişle obsesifler ego idealinin ahlaklı düzgün biri olma talebine karşılık gelen dedikodular yaparken narsisistikler daha çok ego idealinin  zeki, yetenekli, becerikli biri olarak beğeni ve takdir gören biri olma talebine karşılık gelen konularda dedikodular yaparlar.  Obsesif başkalarını ahlaksız olmakla suçlayan ve kınayan dedikodulara ilgi duyarken, narsisistikler başkalarının salak, cahil, aptal olduğuna dair dedikodulara ilgi duyarlar.  
Antisosyaller iftira atmak, yalanlar uydurmak da dahil itibarsızlaştırmak ya da incitmek amacıyla ağır ithamlar içen dedikodular yaparlar.
Histrionikler genelde güzellik, görünüm, gidilen yerlerin kalitesi, kıyafetler, maddi olanaklar vb. gibi yüzeysel şeyler üzerinden başkalarını değersizleştiren dedikodular yaparlar.
 
DEDİKODUNUN EK BİREYSEL YARARLARI
İnsanlar ister yukarıda bahsettiğim örgütlü dedikodu gruplarına katılarak ister fırsat buldukça arkadaşlarla, tanıdıklarla dedikodu yapsınlar, dedikodu yapmak suretiyle kazandıkları iki şey daha vardır. 
İnsanlar bir araya geldiklerinde ne kadar çok dedikodu yapıyorlarsa o kadar az kendilerinden ve ilişkilerinden konuşmuş olurlar.  Kendi iç dünyanızla fazla temasınız yoksa ya da kendi iç dünyanızı, duygularınızı, düşüncelerinizi çok da iyi bilmiyor ya da paylaşmak istemiyorsanız en iyisi kendinizden değil başkalarından konuşmaktır. Kendi iç dünyanızı açmadığınız insanlarla başkaları hakkında ne konuşursanız konuşun gerçek bir yakınlık kuramazsınız.   Gerçek yakınlıklar insanların birbiri hakkında duyguları ve düşüncelerini samimiyet ve rahatlıkla paylaşabildiği yakınlıklardır. Oysa bu tür gruplarda yaşanan ilişkilerde herkes kendisini o “yüce değerlere” ve “ideal hayata” uygun olacak şekilde yaşıyormuş gibi sunmaktan, gerçek düşüncelerini, duygularını paylaşamazlar.  Grup başkalarının kusurlarına karşı o kadar yargılayıcıdır ki kimse çıkıp da yahu bunları bazen ben de yapmak istiyorum hatta şundan yapmıştım filan diyemez. Herkesin herkese karşı rol yaparak kendisini kendisine ve başkalarına olduğundan çok farklı ve kusursuz olarak sunduğu ama aslında kendine ve birbirlerine yabancılaşmış bireylerden kurulu küçük veya büyük cemaatlerdir. İşin acıklı yanı insanlar yalnızlaştıkça bu tür gruplara girerek yalnızlıklarından kurtulmak isterler ama bu tür gruplara dahil oldukça daha da yalnızlaşırlar. 
Fakat dedikodunun asıl yararı insanı kendini sorgulamaktan kurtarmasıdır. Sanki başkalarının yanlışını, kusurunu kabahatini sergiledikçe kendileri otomatikman iyi bir insan oluyorlarmış gibi kendi kusurlarını, kabahatlerini, eksikliklerini sorgulamaktan kurtulurlar.
Tek bir yoksula yardım eli uzatmamış, zulme, baskıya, haksızlıklara, işkenceye, sömürüye karşı tek bir şey yapmamış olduğu halde, sırf başkalarının kötü olduğuna kendini ikna ederek kendisini iyi bir insanmış gibi algılamış olurlar. Niye bu denli bencil olduğunu, neden bunca aç, yoksul, zor durumda insan varken, sokaklarda aç çocuklar gezerken, insan hakları ortadan kaldırılıp, bağımsız yargı, özgür basın yok edilirken tek ses etmemiş olduğunu da sorgulaması gerekmez. Hatta neden doğru düzgün kendisini yetiştirmediğini, hep söz verdiği halde bir türlü yabancı dil öğrenemediğini, dizi seyretmekten kitap okuyamadığını da sorgulaması ve yetersizlik hissetmesi gerekmez. Sadece kötü bir şey yapmamış olduğuna inanmak suretiyle vicdanını bir süre susturabilir. Ancak sokaklarda aç çocukları gördükçe, siyasi yargı kararları canını sıktıkça, zulme, baskıya, işkenceye dair bir şeylerle karşılaştıkça bir şeyler yapması gerektiğini düşünecek gibi olur, kendini sorgulayacak gibi olur, sonra evli birinin, biriyle flört ettiği dedikodusu Hızır gibi imdadına yetişir ve ne kadar düzgün bir insan olduğuna ikna olup rahatlar. 
SON BİR İKİ SÖZ
Dedikoduyu geçmiş zamanlara, banliyölere, varoşlara ve “geri kalmış” topluluklara ait bir olgu imiş ve gelecekte azalarak yok olacakmış zanneden insanlar olduğu için şunu söylemem gerekiyor:
Ebeveynlerin çocuklarına rehberlik yapma işlevleri geriledikçe gelecek nesillerin dedikodu ihtiyaçları daha da artacaktır.  Dedikodunun geleceğini insanlar arası etkileşim ve iletişimlerin ne kadar açık ve samimi olacağı da belirleyecektir. 
Toplumlar, yargılayıcı, dışlayıcı ve dayatmacı oldukları oranda kimse olduğu gibi olamayacak, belli bir şekilde görünmeye gayret edecek ama herkes bir şekilde kendisini suçlu, kabahatli, yetersiz hissettiği için bunları ya başkalarına yansıtacak ya başkalarında gördüğünde devalüe edecek ya da kendini aklamak için suçlayacak birilerini bulacaktır.
Toplumların etik ilkelere, toplumsal yaşam için ortak kurallara ihtiyacı her zaman olacaktır. Bu ilke ve kuralları belirler ve pekiştirirken bunların baskı, dayatma, alay, küçümseme, dışlama, cezalandırma, ima, kinaye gibi yollardan olması gerekemez. Topluluklar bu anlaşmaları pek ala açıkça, samimi bir şekilde konuşarak, şefkat ve anlayışla tartışarak da geliştirip yeni nesillere aktarabilirler. 
Ancak, aile içi ilişkilerde ve çocuklar yetiştirilirken, şefkat ve sevgiyle, ahlak ve toplumsal yaşam kuralları öğretilmez, çocuklar sürekli eleştirilir, suçlanır ya da ihmal edilirlerse hemen hemen tüm peygamberlerin, dini liderlerin başkalarının kusurlarını aramayın, kusurlarını yüzlerine vurmayın, dedikodu yapmayın demelerine rağmen insanların dedikodu yapma ihtiyaçları ve dedikodu faaliyetleri azalmak şöyle dursun artarak devam edecektir. 
Velhasıl dedikodu yapmak yerine kendisini ve başkalarını daha iyi anlamaya çalışan, kendisine de başkalarına da daha şefkatle yaklaşabilen, birilerini suçlamak yerine toplumsal sorunlara ilgi duyan ve sorumluluklar alabilen, söylenmek yerine daha iyi bir dünya için yapıcı bir şekilde uğraşabilen insanlar yetiştirmek istiyorsak, çocuk yetiştirirken onları suçlamamalı, utandırmamalı, küçümsememeli, sürekli eleştirmemeliyiz yani kendilerini eksik, yetersiz, kabahatli, suçlu gibi hissettirmemeliyiz. Var oluşlarını da bir zahmetmiş gibi, bir yükmüş gibi değil de mutluluk ve sevinç kaynağıymış gibi yaşatmalıyız. Yoksa şimdi olduğu gibi kendilerini kolaylıkla suçlu, kabahatli, yetersiz, eksik, olmamış ya da fazlalık gibi hisseden insanlar bunlardan kurtulmak için suçlayacak, eleştirecek, küçümseyecek başkalarını bulmaya çalışacaklardır.   



16 Mart 2018 Cuma

KİBRİN DÖRT YÜZÜ


KENDİLİK SAYGISI EKSİKLİĞİNİN GÖSTERGESİ OLARAK

KİBRİN DÖRT YÜZÜ

Doğan Şahin



KİBRİN İKİ TEMEL ÇEŞİDİ

TDK sözlüğü kibri “Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur” diye tanımlamış. Oysa kibrin bundan başka bir anlamı daha var: Soğuk bir küçümseme. Burada kişi başkalarıyla arasına mesafe koyarak, adeta bir ulaşılmazlık zırhına bürünmek suretiyle olası incinmelerden kendini korumaya çalışır. Başkalarını önemsemediğinde onların eleştiri ya da olumsuz yargılarından da kendini muaf sayar.  

Kibir burada tanımlanan iki hali ile de narsisistik olarak yorumlanabilecek bir olgudur. Büyüklenmeci kibir ile küçümseyici soğukluk aynı kişide farklı durumlarda ortaya çıkan bir madalyonun iki yüzü gibidir. Kişi onay gördüğünde, büyüklenmeci bir tutum takınırken, onaylanmadığında, rekabet hissettiğinde ya da olası bir eleştiri ufukta belirdiğinde madalyonun küçümseyici yanı, soğuk yüzü ortaya çıkar.  Mesela herhangi bir davranışı dolayısıyla eleştirilen biri “sen benim seviyemde değilsin”, “benim muhatabım değilsin”, “benim ayarımda değilsin” gibi sözlerle karşı tarafı değersizleştirerek oradan gelen eleştiriyi etkisiz hale getirmek isteyebilir.

Tüm narsisistik tutumlar ya benlik saygısını yükseltmeye ya da korumaya hizmet ederler; gene tüm narsisistik tutumlar aslında yeterince sağlam olmayan bir benlik saygısının varlığını gösterirler. Ancak büyüklenmeci kibir, daha çok benlik saygısını yükseltmeye hizmet ederken küçümseyici kibir daha çok benlik saygısının zedelenmesini engellemeye yöneliktir. Büyüklenmeci kibir içinde olan biri kendini iyi, neşeli, coşkulu, hissederken; soğuk kibirlilik içerisindeki kişi tedirgin ve sıkıntılıdır. Büyüklenmeci kibirlilikte amaç başkalarında hayranlık uyandırarak kendilik saygısını yükseltmek iken, küçümseyici soğuk kibirlilikte maksat narsisistik yaralanma olasılığına karşı savunma pozisyonu almaktır.

Yalın hali ile kibirliliğin iki temel biçimini bu şekilde açıkladıktan sonra ayrıntılarına ve farklı görünümlerine biraz daha bakabiliriz. 

Bu makalemin tamamı Birey ve Toplumun Psikodinamikleri Üzerine Yazılar isimli kitabımda yayınlanmıştır.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Narsisistik Kişilik Bozukluğu


NARSİSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU

 
Prof. Dr. Doğan Şahin


GİRİŞ
Mental aktivite, kendilik tasarımının yapısal bütünlüğünü, zamandaki sürekliliğini ve olumlu duygusal renklenmesini ayakta tutmaya yönelik olduğu ölçüde narsisistiktir1. Reich’da narsisizm fenomeninin özünde kendilik saygısını düzenlemeye yönelik olduğunu kaydetmiştir2.

Özetle kendilik saygısının kazanmaya ve sürdürmeye yönelik etkinlikleri narsisistik olarak niteleriz. Bu tür etkinliklere duyulan ihtiyacın zorunluluğu ve sıklığı oranında da narsisitik patolojinin ağırlığından söz edebiliriz. Bir kişinin yaşamı kendilik saygısını kazanmaya yönelik etkinlikler tarafından ne oranda dolduruyorsa o oranda narsisistik olduğu söylenebilir. Narsisitik kişi hayatının önemli bir bölümünü kendisine saygı  duymak ve bunu korumak için çırpınarak geçiren biridir.

Bir İngiliz general Napolyon’a siz para için savaşıyorsunuz, biz ise sadece onurumuz için savaşırız der. Napolyon’un cevabı şu olur “ kimin neye ihtiyacı varsa onu elde etmek için savaşır”. Narsisistikler de onurları ve saygınlıkları için sürekli çaba göstermek zorunda olan kimselerdir.

Narsisizm her sağlıklı kişinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak sağlıklı narsisizmde kişi kendine saygı duymak için sürekli dışarıdan beslenmeye ihtiyaç duymaz ya da başkalarının olası olumsuz düşüncelerinden hemen etkilenmez. Kendisine değerli ve saygın hissetmesi için sürekli başkalarından onay ve takdir görmesi gerekmediği gibi eleştiriler karşısında da güveni kolayca zedelenmez.

Narisistiklerin genellikle kendilerini fazla seven ve kendilerine fazla güvenen kişiler olduğu zannedilir. Oysa gerçek durum bunun tam tersidir. Narsisistik, bir şey yapmaksızın kendini sevemediği ve kendisine saygı duyamadığı için, kendisini sevebilmek ve saygı duyabilmek için durmadan bir şeyler yapma ihtiyacı duyar.

Mesela kendini övmeleri ya da çok özel ve büyük başarılar kazanmış biri olarak çeşitli hayaller kurmaları, kendisine ve etrafına değersiz biri olmadığını gösterme ihtiyacından kaynaklanır.

İlk randevusuna gelen bir hastam, kapıdan girer girmez “ iki tane porsche’um var” demişti. Bir şey söylememe fırsat vermeden tanınmış bir mankenin ismini vererek “iki sene çıktım dedi. Daha sonra, ne kadar değerli bir kılıç koleksiyonun olduğundan, hangi tanınmış kimselerle arkadaşlık ettiğinden bahsetti. Oysa daha ne kimliğine ilişkin ne de niçin geldiğine ilişkin hiçbir şey söylememişti. Neden sonra, niçin geldiğini sordum, üzerinde durmaya değmeyecek bir edayla, başım ağrıyor sadece dedi.  Bir üniversitede master öğrencisi olmasına karşın ne iş yaptığını sorduğumda öğretim üyesi olduğunu söyledi. Tüm çabası ve yaptıkları kendisini önemsemem içindi. Bana ne kadar önemli bir insan olduğunu anlatmaya çalışıyordu. 

Üniversiteden 4 yıl önce mezun olmuş bir hastam, bir kaç defa işe girmiş olsa da çalışmasını sürdürememişti ve 2 yıldan beri de yeni ve uygun bir iş bulamamıştı. İlk görüşmede çalışıp çalışmadığını sorduğumda, “Çalışmıyorum ama yazar olacağım ve Nobel alacağım” demişti.

Başka bir hastam da ilk görüşmemizde “Size ne kadar şanslı olduğunuzu söylemem gerekiyor, çünkü geleceğin Cumhurbaşkanı ile çalışmış olacaksınız. Hem belki o zaman sizi de Sağlık Bakanı yaparım demişti.”

Tüm bunlar, aslında kendilerini ne kadar değersiz hissettiklerini ve ancak bir şeylere sahip olduklarını ya da sahip olacaklarını düşündüklerinde kendilerini iyi hissedebildiklerini gösteriyordu. Sadece kendileri de yetmiyordu, karşılarındaki kişi de eğer onlara özel bir değer ve önem verirse o zaman rahat edebiliyorlardı. 

Yeteneklerini, başarılarını sürekli abartma ihtiyacı hissederler. Sıradan olayları, çok önemli başarılar olarak algılarlar ve çoğunlukla da buna inanırlar. Bir gün bir hastam, kapıdan girer girmez adeta haykırarak “ Doktor, bugün en az elli kişinin hayatını kurtardım ” dedi . Karlı bir gündü. Bindiği belediye otobüsü yokuş yukarı çıkarken, bir miktar kaymış. “Hemen duruma müdahale ettim, haydi arkadaşlar otobüsten iniyoruz diye bağırdım, herkesi indirdim ve hep beraber itiyoruz otobüsü diye bağırınca her kes otobusün bir tarafından tuttu, iterek yokuşu çıktık. Bunu yapmasaydım, otobüs kayıp, bir yerlere bindirecek, belki duramayıp başka araçlara çarpacak ve bir sürü insanın ölümüne sebep olacaktı.”

Gene aynı nedenden dolayı sürekli kendilerinden söz ederler ya da kendilerinden söz edilmesini isterler. Bu konuda Fromm’un aktardığı, durumu çok net anlatan bir fıkra vardır: : Bir yazar, bir arkadaşıyla karşılaşır ve ona uzun uzun kendinden söz eder; daha sonra şöyle der: “Şimdiye kadar benden söz ettik. Şimdi de senden söz edelim. Son kitabımı nasıl buldun?” 4

Başkalarını etkileyerek kendilerini değerli hissetme çabaları insanların yokluğunda yerini fantezilere bırakır. Dışarıdan gelecek olumlu yansımalar yoksa bunun yerini hayaller alır. Bütün insanları etkileyecek, herkesin hayranlığını kazanacak ve çok tanınmış tapılan bir insan olmalarını sağlayacak şeyler yaptıkları çeşitli hayaller kurarlar. Kendilerini Nobel ödülü almış, konuşma yaparken, dünyanın en zeki, en yakışıklı insanı seçilmiş,   bütün dünyayı kurtaracak bir kahramanlığı gerçekleştirmiş olarak hayal ederler. Bu hayallere gerçekmiş gibi inanır ve kendilerini değersiz hissetmekten kurtulurlar. Bazı vakalarda  bu hayaller    değişken ve devamlılık arz etmezken, mesela bir gün kendilerini gol kralı başka zaman, büyük bir mucit, başka zaman Oscarlar almış bir yönetmen olarak hayal ederlerken, bazı vakaların hayalleri pek değişmez ve devamlılık gösterir. Bir hsatam, hemen her gün birkaç saatini, arkası yarın gibi devam eden hayallerle geçiriyordu. Hayalinde ünlü bir kalp cerrahıydı, büyük ve konforlu, çeşitli hizmetkarların çalıştığı  bir evde yaşamaktaydı, her gün,  kendisiyle görüşmek ya da kendisinden yardım istemek amacıyla akraba , tanıdık ya da yabancı insanlarla görüştüğünü kurmaktaydı.  

Kendinin aşırı bir farkındalık sık görülen bir durumdur. Bir hastam ne zaman konuşmaya başlasa, “gene başkası konuşuyormuş gibi hissediyorum” derdi.

Narsisistikler,  narsisistik doyum alabilecekleri ortamlara katılmak için çaba sarf ederken, zedelenebileceği ortamlardan kaçınırlar. Sadece iyi olduklarını düşündükleri şeyleri yapar, başkaları tarafından da beğenileceğini düşündükleri etkinliklere katılırlar. Bir grup içinde iyi olduklarını düşündükleri oyunların oynanmasını ister, çok iyi olamayacaklarını düşündükleri oyunların oynanmasını istemez, oynanırsa da katılmazlar. Katılacakları bir ortamda kendilerinden daha fazla ilgi çekecek insanların bulunmasını istemezler, eğer böyle bir durum olacaksa da oraya gitmezler. Narsisistiklerin ancak iyi olduklarını düşündükleri alanlarda etkinlik gösterebilmeleri onların bir çok şeyle ilgilenmesini ve öğrenmelerini engeller. Özellikle bulundukları yaşta zaten öğrenilmiş olması beklenen etkinlikleri öğrenmemişlerse bir dönem acemilik göstermeyi göze alamazlar. Çocukluğunda yüzmeyi öğrenmemiş bir hastam,  milletin içinde “madara” olacağını düşündüğünden yüzme öğrenmiyordu ve denize gitmiyordu. Hem “her yaz plajlara koşan, gerçek anlamda tatil yapmayı bilmeyen o sürüye” katılmayı da kendine yakıştıramıyordu.

Kibir, uzaklık, soğukluk narsisistik yaralanmalara karşı bir savunma olarak sık görülen bir durumdur. Başkalarından gelecek eleştirilere karşı bir defans olarak başkalarının fikirlerini önemsemediklerini baştan belli ederler. Eleştirilebilecekleri durumlarda kibirli ve uzak davranırlar. Öte yandan bazı narsisistikler herkesten önce kendilerini eleştirir ya da alay ederler. Böylelikle bir yandan başkalarına kendileri eleştirecek fırsat vermemiş olurlarken, bir yandan da bakın ben ne kadar olgun ve alçakgönüllüyüm ki, kendimle alay edebiliyorum ve hatalarımın da farkındayım demiş olurlar. Bazı hastalar ise her zaman alçakgönüllü davranırlar ancak, bu alçakgönüllülüğün kendisini övünç ve hayranlık vesilesi yaparlar.

Bir arkadaşımın (Prof. Dr. Cengiz Kılıç) anlattığı bir fıkra bu durumu gayet güzel anlatıyor:  Hasta bir adam yatağının başında toplanan yakınlarının ve arkadaşlarının kendisiyle ilgili yaptığı yorumları dinliyormuş. Arkadaşları bir biriyle yarışırcasına, onun ne kadar zeki, ne kadar çalışkan, ne kadar bilgili, ne kadar deneyimli ne kadar zevk sahibi vb olduğunu anlatıp duruyorlarmış. Konuşmaların sonunda gözünü açmış, “ama ne kadar alçakgönüllü olduğumu söylemediniz “ diye sitem etmiş.

Beden sağlığı ve görünümü ile aşırı ilgilidirler. Özellikle yaralanmalara, işlev kaybına karşı aşırı hassastırlar. Bedensel bütünlüklerine bir saldırı olarak algıladıkları ve aynı zamanda kendi bedenleri üzerinde başka birinin tasarrufta bulunmasına katlanamadıkları için gerektiği durumlarda ameliyat olmaktan bile kaçınabilirler. Öte yandan bedensel sağlıklarıyla aşırı ilgilenme, özellikle narsisistik yaralanmaları takiben hipokondriak semptomların ortaya çıkmasına neden olabilir.  Bir hastam herhangi bir narsisistik yaralanma yaşadığında çok hızlı bir şekilde somatik semptomlar üretiyor ve ardından hipokondriak uğraşılara giriyordu. Mesela kendisini beğenmesini arzu ettiği birinden yeterli ilgi göremediğinde  “karın ağrısı” tutuyor ve ardından barsak kanseri olduğunu düşünmeye başlıyordu.

Ayrıca, özellikle kendine saygı ve güvenin azalmasının ön planda olduğu depresyonlar dikkat çeker. Bu depresyonlarda suçluluk duygularından çok utanç, yetersizlik ve öfke ön plandadır. Narsisistik olmayan depresyonda kişi, başkalarını üzmüş ya da incitmiş olduğu ya da sorumluluklarını yerine getiremediği için kendisini suçlar ve dolayısıyla acı çeker. Oysa narsisitiklerin ya da sınır vakaların depresyonunda kişi kendisini kırdıkları ya da istediği gibi ilgilenmedikleri için başkalarını suçlar ve onlara öfke gösterir. Adeta depresyona girerek ve başkalarını suçlu hissettirerek elde edemediği ilgiyi temin etmeye ya da kendisine iyi davranmadıkları için başkalarını cezalandırmaya çalışır. Bir hasta, ailesini intihar etmekle tehdit ediyordu. “İntihar edeceğim ve herkes sizin, çocuğunuza ne kadar kötü davrandığınızı anlamış olacak” diyerek onları kendisiyle istediği gibi ilgilenmeye zorluyor, onlar ne kadar ilgilenseler de daha çok ilgi istediği için öfkesi ve suçlaması dinmiyordu. 

Yoğun beğenilme arzuları olan bir meslektaşım, eleştiri gibi aldığı herhangi bir söz karşısında, espri olarak “inşallah ölürüm” diyordu. Yani eğer öldüğümde beni yeterince beğenmediğiniz için acı çekecekseniz, inşallah ben ölürüm siz de acı çekersiniz demiş oluyordu.

Ayrıca, boşluk, anlamsızlık duyguları dikkati çeker. Boşluk ve anlamsız duyguları bir yandan kendiliğin bütünlüğünün olmamasının ego tarafından hissedilmesine karşılık gelirken, öte yandan kendisine doyum vermeyen dünyayı değersizleştirme çabasına karşılık gelir. Bir hastam yaygın boşluk ve anlamsızlık duyguları ile başvurmuştu. Öyle ki, cinsellikten dahi hiçbir haz almamaktaydı. “Biriyle sevişirken, kendi kolumu öpmüş gibi oluyorum” diyordu. Çalışmak, iş bulmak, bir şeylerle uğraşmak, arkadaşlık etmek, biriyle duygusal ya da cinsel yakınlık kurmak ona göre tümüyle anlamsızdı.
Narsisistik yaralanmaları takiben ciddi öfke krizleri gösterebilirler. Özellikle kendilerini değersiz ya da önemsiz hissettiren kimselere karşı son derece öfkeli davranabilirler. Kendisini inciten insanlara zarar vermek, onları değersizleştirmek ya da kötülük yapabilmek hissettikleri değersizlik ve güçsüzlük duygularını telafi etmeye yöneliktir. Kendisini değersiz hissettiren kimseyi değersizleştirerek, onun değersizleştirmesini önemsiz yapmaya çalışırlar. 

Narsisistiklerde bilinçli ya da bilinçsiz haset dikkati çekecek kadar ön plandadır. Başka birinin iyi ve başarılı olması kendi yetersizlik duygularını tetiklediği için rahatsızlık yaratır. Narsisistik birinin yanında başka biri hakkında iyi bir şey söylendiğinde kendisini huzursuz hisseder. Bizim kültürümüzde biri hakkında iyi bir şey söyleneceği zaman “sizden iyi olmasın.” diye bir giriş yapılması belki de çeşitli zamanlarda narsisistik kişilerin duyduğu rahatsızlığın fark edilmesinden kaynaklanmıştır.

Özellikle kendilerini daha çok kıyasladıkları, mahalle arkadaşları, sınıf arkadaşlarını komşular ya da aynı meslekteki kişilerin başarılı olmaları onların başarısızlık duygusunu tetiklediğinden onları ya aşağılamaya ya da başarılarını küçümsemeye iter. Bazı narsisistikler başarılı olmuş herkesi değersizleştirmeye çalışırlar. Televizyona çıkan herkes hakkında olumsuz bir yargıda bulunan ya da bir açığını bulup laf yetiştirmeye çalışan huysuz kimseler kendi haset duygularından dolayı böyle davranan kimselerdir.

Narsisistikler başkalarının durumunu ve duygularını önemsemeksizin, onlardan  ilgi ve hayranlık almak konusunda doymak bilmez bir aç gözlülük sergilerler. Sürekli onay ve hayranlık beklentisi içinde olurlar. Başkalarının zamanını, meşguliyetlerini dikkate almazlar.  Bir tıp fakültesi profesörü, her gün asistanları ile yaklaşık 8-10 saat süren vizitler yapmaktaydı. Kendi odasında hastaneye geldiği anda başladığı vizitler akşam saat 9-10’a kadar sürüyor, bu süre içinde esir alınan asistanlar ne hastalarıyla ne de başka işleriyle uğraşabiliyor ne de mesai bitmiş olmasına karşın evlerine dönebiliyorlardı. Saatler süren bu vizitlerin tek konusu, hocanın geçmiş başarıları ve başarılı anılarıydı.

Olaylardaki kendi paylarını abartmak yanında başkalarını başarıları ve fikirlerini de sahiplenirler. Bu bazen çok bilinen bir olayı kendi başlarından geçmiş gibi anlatmalarına neden olur.  Hatta kendilerini bir fıkranın kahramanı dahi yapabilirler. Başkalarının ilgisini ve zamanını sömürme  onların çeşitli olanaklarından yararlanma eğilimleri vardır. Bu tutumları başkalarının da kendisini önemsediği ve hak tanıdığı hissini verdiği için, kendilerini daha değerli hissetmelerine hizmet eder.

Temel ego durumları: kronik boşluk duygusu, öğrenme kapasitesi yoksunluğu, izolasyon hissi, uyaran açlığı ve hayatın anlamsızlığı ile ilgili yaygın duygulardır.

Değer sistemleri yetişkinden ziyade çocuğunki gibidir. Fiziksel güzelliğe, güce, paraya ve diğerlerinin takdirine yetenek, başarı, sorumluluk ve ideallere duyulan ilgiden daha çok önem verirler. Süisid girişimi diğerleri üzerinde sadistik bir kontrol sağlama veya kontrol edemediklerini hissettikleri bir dünyadan çekip gitme fantezisi olarak işler.

Kaliteli ve özgün giyinmeye dikkat ederler. Giyimlerinde ve tavırlarında farklılıklarını gösteren çeşitli özellikler bulunur. Histrioniklerin renkli ve abartılı dikkat çekici giyim tarzlarından farklı olarak genellikle daha sade ve kaliteli giyinmeye özen gösterirler. Sözgelimi küçük bir aksesuar, az bulunan bir kravat, fular ya da egzotik bir takı gibi, farklılıklarını gösteren çeşitli özellikler bulunur. Yaygın ve çok bilinen markalar giymezler. Paraları varsa özel terzilere diktirirler ya da iyi ama yaygın olarak tercih edilmeyen şeyleri seçerler. Özgün ve farklı olma, sıradan ve basit olandan uzak hissetmeye çabalama bir çok alanda kendini gösterir. Mümkünse çok özel ve herkesin anlamadığını düşündükleri entelektüel uğraşları olur. Herkesin beğendiği çok satan kitapları okumaz, ödül almış filmlere gitmezler. Kibirlidirler. Karşısındakileri genellikle küçümseyen ve büyüklenen bir biçimde konuşurlar.

Görünürde büyüklük duygusu taşır, kendine yeterli görünür ve başarı ile ilgili fantezilerle uğraşır; gizli düzlemde ise  kendinden kuşku duyar, değersizlik hisseder, kırılgandır, eleştirilere aşırı duyarlıdır 5. Mahler, narsisistiğin birbiriyle çelişir bir biçimde ortaya çıkan tüm-güçlülük ve güçsüzlük gösterdiğini belirtmiştir6. Bach, narsisistiğin bir yanda kırılganlık ve güçsüzlük öte yanda büyüklük şeklindeki kendilik bölünmesi olduğunu belirtir7. Volkan’a göre yüzeyde,  dünyada sanki herkesten üstünmüş gibi davranırlar. Buna karşılık altta değersiz, horlanan bir kendilik bulunur 8.

Özellikle üzüntü, kızgınlık ve utançla ilgili toleranslarının düşüklüğü nedeniyle kendiliğin küçümsenme temaları bastırılırken,  yüceltici  anıları veya gelecek fantezileri desteklenir 9. Olumsuz duyguların ortadan kalkması uzun zaman alır. Daha sonra hedonik bir evreye dönmek için aşırı talepkar olur ve ne pahasına olursa olsun bunu hakettiğini düşünürler9.

Yeterli olumlu yansımaların yokluğunda,  kendilikteki kohezyon kaybı, hipokondriasis, depersonalizasyon veya self-mutulatif eylemlere yol açabilir.

Uzak tutulmaya çalışılan yetersizlik duygularına bağlı derinde  utanç ve aşağılık duygusu hissederler. Dolayısıyla bu utanç ve aşağılık duygusunu telafi etmeye yönelik büyüklenmeci davranışlar gösterirler, bunların da yedeği olarak özel ve büyük olma fantezi ve isteklerini kullanırlar. Kendini göstermeye yönelik davranışlar içinde olurlar. Bütün bunların eleştirilmeksizin kabul edilmesini isterler. Kendilerine ait olan şeylere karşı mükemmelliyetçi tutumları vardır. Konuşma, giyim ve tarzda yapmacıklık

.İnsan İlişkileri:

Narsisistik kişi akranların hep küçümser ama onlardan övgü ve takdir beklemketen de geri kalmaz.  Bazan yalancı bir tevazu, nezaket veya samimiyetin ardındaki kendini iyileştirme çabası soğukkanlılıkla gizlenir. İlişkide bulundukları kişi kullanıldığını hissedebilir. Bağlantı bozuldukça narsisistik kişi yeni bir tanıdık bulma yoluna gider ya da eskiyi korumak için rüşvet ya da şantaj kullanır.

Kişilerarası ilişkilerin fakirleşmesi, yaratıcı başarıların olmaması kompanse edecek heyecan olmaması ya da sadistik haz yokluğu narsisistiğin grandiyözitesini idame ettirmesini engeller. Kendine imrenen diğerlerinin yokluğunda, utanç, panik, çaresizlik veya depresyon ortaya çıkar.  Diğer kişilerle ilişkilerin yokluğu nedeniyle  benlik kavramındaki kohezyon kaybıyla böyle kişiler hipokondriasis, depersonalizasyon veya self-mutulatif eylemler geliştirebilir.

Özellikle alçalma ya da küçülme stresi veya basitçe vücut görünüş ve fnksiyonunda bir gerileme veya yaşlanmanın stresi ortaya çıktığında, kıskançlık, paranoya  ve diğerlerine yönelik insafsız talepler de nadir değildir.

Yetenekli, zengin veya dikkat çekici ölçüde fiziksel görünümü olan narsisistikler eski ilişkileri bozuldukça veya kayboldukca kolayca yeni ilişkiler kurabilirlermiş gibi bir karizma sağalayabilirler. Soyal yükselme özel bir durum olabilir ve pozitif yansıma için yararlı olabilecek kişilere yapışabilirler. Kişi güçlü olduğu zaman artık kendine yararı olmayan kişileri azleder veya hor görür.
Daha az yetenekli narsisistik k.b vakaları idealize ettikleri bir kişiyi seçerek, onun üzerinden olumlu yansıma sağlamaya çalışırlar.

Kişilerarası ilişkilerinde benmerkezci, kendilerine dönük ve başkalarını sömürücüdürler. İlişkilerinde her şeyin merkezindedirler, onlardan önemlisi ve değerlisi bulunmaz. En büyük, eşsiz olmaları ile başkalarının ilgisine, sevgisine ve hayranlığına bağımlılıkları çelişkili bir görünüm verir10.

Eşsiz oldukları inancı başkalarına yakınlaşabilme, onlarla özdeşleşebilme, onlarla eşduyum yapabilme yetilerini ketler.

Sevme ve empati yetersizliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ilişki sığlığı

İlişkileri ve duygularındaki yüzeysellik onların başkaların derinden anlamasını engelleyicidir. Aslında başkalarının varoluş nedeni kendilerine hayran olmak ve sevmektir.

Narsisistik kişiler ilişkide bulundukları nesnelerde bir tür ulaşılmazlık hissini oluştururlar. Dokunulmazlık zırhına bürünmüşlerdir. Kendilerine ancak biat edilebilir; yüceltilebilirler. Onaylanmasını talep ettikleri büyüklenmeci kendiliğe, ilişki nesnelerinin herhangi bir talepte bulunmadan kullanıma sunmaları gerekmektedir.  Bu nesnelere her türlü bağımlı olma hali ve gereksinimi reddedilir; zira bağımlılık nedeni olan özelliklere sahip olmaları yoğun bir kıskançlık ve öfke doğurur, hem de kendisinde olmayan şeylere  muhtaç olduğunun farkındalığı narsisistik zedelenirliği artırır.  Sonuçta ortaya çıkan ilişki modeli yücelttiği ve yüceliğinden pay aldığı nesneler dışında tüm nesnelerin değersizleştirilmesidir. Böylece değersiz nesnelerin “en değerli “ olan büyüklenmeci kendiliği tavaf etmelerinden tabii bir şey olamaz. 

Bir diğer ilişki kalıbında ise kendilerine muhtaç olunabilecek, yani potansiyel olarak tehlikeli dış nesnelerle bağlantılar kopartılır; böylece bir yüzleşme ve kıyaslama  riski de ortadan kalkmış olur.

Haset, kendisinden başka kimsenin beğenilen, takdir edilen ve hayran olunan olmasına tahammülsüzlüktür. Burada ki korku geride kalma, unutulma ve önemini yitirme korkusudur. Acilen övülen, takdir edilen kişilerin küçümsenmesi çabasına girişirler. Çeşitli fırsatlarda söz konusu kişilerin açıklarını yakalamaya ve teşhir etmeye çabalarlar. Başkaları tarafından takdir edilmekte olan kişi eğer narsisistiğin üstünlüğünü kabul ederse o zaman narsisitğin de övgüsünü kazanabilir.   Bir adam bir keresinde bir güreşçiden bahsediyordu. Kimsenin onu yenemeyeceğini, şimdiye kadar tüm zor güreşleri kazandığını uzun uzun anlattıktan sonra "o kadar güçlü bir adamdı ki, güçlükle tek elimle yenebildim." dedi.

.Cinsel ilişkiler:

Görünürde atak, baştan çıkarıcı, evlilik dışı ilişkilere açıktırlar; gizli düzeyde ise eşini ayrı bir varlık olarak değerlendiremez, sevemez, enseset yasağını gerçek anlamda kavramaz.
Narisistik patlojiye bağlı başaramama sıkıntısı (performans anksiyetesi) veya partnere bağlanma korkusu bir erkekte erektil disfonksiyona bir diğerinde ejekülasyon kontrolüne neden olabilir. 
Primer retarde ejekülasyon sorunu olan erkeklerin bir kısmı cinsel alanın dışına taşan yakınlaşma sorunları olan narsisistiklerdir. Benim gördüğüm iki ciddi retarde ejekülasyon vakasının ikisi de narsisistik idi. Kendilerini yaşadıkları anın duygulanımına bırakamazlar. Hayatlarının her alanında sürekli  kendilerini kontrol etme gereksinimi duyarlar.Kendini bırakamama yanında kendini verememe problemleri dikkati çeker.

.İş ve Toplumsal Uyum:

Görünürde başarılı, tutkuludurlar, ancak gizli olarak  çoğul ama yüzeyel ilgilere sahiptirler, sıkıntı duyar, estetik değerleri sağlıksız ve taklitçidir5.

Fenichel, narsisistiklerin “Başarı don Juan’ı” olduğunu söylemiş; başarıdan başarıya koşma, sıcaklık ve sadakatten yoksunluk, büyük adam olma isteği ile kendini gösterdiğini belirtmiştir13. İşin kendisi ile gerçek anlamda ilgilenmezler, dışarıdan gelecek övgüleri hedeflerler.

.Mizaç:

Duygu dağarcıklarında öfke, kin, kıskançlık ve hırsın bolluğuna karşın, yas, üzüntü, pişmanlık ve şükran duyguları hemen hiç yoktur ya da zayıftır14. Özgüvenin değişirliğini yansıtır tarzda çökkünlük ve taşkınlık duyguları şeklinde değişkenlik gösterirler. Dış kaynaklı övülme yetersiz ise uygunsuz öfke ve kıskançlık hissederler. Sosyal ilişkilerindeki olumsuz yaşantılar, suçluluk duygularından çok utanç doğurur.

.Süperego:

Narsisistiklerde değişik derecede süperego patolojisi söz konusudur. İçselleştirilmiş gelişkin bir sosyal kural ve değerler manzumesinden yoksundurlar; beklenti amaç ve düzenlemeleri ilkel düzeyde kalmıştır. Öz değerlilik kıstasları da dış güzellik, güç ve zenginlik parametrelerine bağlanmıştır; sağlıklı erişkinler için geçerli olan kişisel beceriler, başarılar, sorumluluklar ve ideallere bağlılık gibi öğelerin önemi yoktur 15,16,17.

Yas tutma, pişmanlık, üzülme ve özeleştiri kapasiteleri düşüktür.  Sosyal ilişkilerindeki  olumsuz yaşantılar, suçluluk duygularından çok utançla birlikte seyreder. İçselleştirilmiş gelişkin bir sosyal kural ve değerler manzumesinden yoksundurlar; beklenti amaç ve düzenlemeleri ilkel düzeyde kalmıştır.

Kernberg, narsisistiklerin rüşvetçi bir süper egolsu olduğunu söylemektedir. İşlerinde başarılı kimseler olmalarına karşın, yalan söyleyebilir, başkalarını aldatabilir, onları çıkarları için kullanmaktan çekinmezler18.  Ahlaki değerlerin başkaları için önemini kavramakta da güçlük çekerler14.

Reich’ın tanımladığı fallik-narsisistik kişilik, kibirli, atak, rastgele cinsel ilişkiler kuran, eleştiriye karşı tepkili, sadistik eğilimler, eşcinsellik, madde bağımlılığı, süperego yetersizliği gibi özellikler taşıyan bir kişiliktir19.

.Bilgi İşleme Tarzı:

Benlik değerini yüceltecek bilgiler abartılırken düşürecek bilgiler önemsenmez. Olayları kendilik değerini yükseltecek biçimde yorumlarlar. Bir olay aktarılırken kendileriyle ilgili eleştirilebilecek noktalar başka kimselere yüklenir. Bazan diğer kişilerle ilgili diğer görüşler kendileriyle ilgili gibi görünür.  Bu tür yanılsama bir hezeyan değil  kaymadır. Hali hazırdaki olayların sırası değişik ve belirsiz olabilir. Bir plan yaparken olası ilişkiler kendini iyi gösterecek şekilde iyi dengelenir. Tercihler kendini iyi hissettirecek şekilde yapılır. Yarattıkları sorunları önemsemezler. Gelecekle ilgili tebrikleri fantezilerler. Gerçekçi sınırlarını kabul etmek yerine kendini beğenmiş mükemmellik tavırlarını sürdürürler. Yüksek amaçları ile ilgili basamakları ihmal ederler.  Bunun yerine birden bu amaçlara ulaşımı gibi fantezileri olur. Sonuçta her zaman birinci olmak ve acıdan korunmak şeklinde  davranırlar. Yetenekleri ne olursa olsun kendileriyle ilgili aşırı tahminlere yönelik anlamaları kaydırmak için bir çekirdek bulunur.

Selfin kötü eylemleri aklanır9. Yalan söyleyebilirler. Kendiliği yaralayan anılar dissosiye edilebilir bu nedenle  zamanla kendilik bütünlüğü parçalanabilir. Kendiliğin kötü yönleri, yüce ve gerçek yönlerinden uzak tutulduğundan bir kişisel noksanlığı daha olumlu anılarla hafifletemezler. Kendilikle ilgili kendiliğin küçümsenme temaları inhibe edilmiştir ve restore edici geçmiş anıları veya kendini yüceltici gelecek fantezileri selektif olarak desteklenir. Daha önce bahsedildiği gibi, şu andaki durumun ifade ettiği gerçeği algılamadaki anlamlar da daha sonraki  anlamları destekler şekilde inhibe edilirler. Algılanan bilgiler, içerdiği hasar verdiği bileşenleri azaltmak için gerçekçi olmayan yollarla değerlendirilebilir. Yalan söyleyebilirler ve kendilerini yalanla yüzleştirildiklerinde utanabilecekleri durumlara sokabilirler. Bu durumda terapi sürecinde de sıklıkla gerçekle yüzleştirme gerekmektedir ancak terapist  gerçek durumun ve anıların bağlantılarını kurarken son derece nazik ve dikkatli olmalıdır. Bazı anılar selfi yaraladığından rafa kaldırılabilir. Hatıralar dissosisiye olabilir bu nedenle de zamanla kendilik bütünlüğü parçalanabilir. Genel kendilik organizasyonunu zayıflattığından bu tür fragmantasyon bir tür kısır döngü başlatır. Kendiliğin kötü yönleri yüce ve gerçek yönlerinden uzak tutulur kişi deneyimlerinin dissosiyasyonu nedeniyle spesifik bir kişisel noksanlığı da daha olumlu anılarla hafifletemez.

Zıt temaların savunmacı inhibisyonları ve yüceleştirmeleri özellikle de üzüntü, kızgınlık ve utançla ilgili düşük toleransları nedeniyle daha da gerekli hale gelir.

Görünüşte etkileyici bilgiye sahiptirler. Konuşma becerisi olan, dili seven, kararlı görünümdedirler; gizli düzlemde ise bilgileri derinlikten  yoksun olup başlıklar bilgisidir, ayrıntıları unutur, dili ve konuşmayı  kendine güvenini düzenlemek amacıyla kullanırlar5. Olden, gösterişe hizmet eden bilgi işleme tarzı gösterdiklerini söylemiştir20. Sadece başlıklara göz atıp bunu büyük bir bilgi gibi sunarlar.

.Narsisistik Kişilik Bozukluğu ve Fanteziler:

Narsisistik hastalar grandiyöz kendiliğin bütünlüğünü korumak amacıyla kişisel başarı öykülerinden oluşan “geçiş” ve kendilerini görkemli bir şekilde ancak yalnız ve tek olarak her türlü bozucu etkinin üstünde tasarladıkları “koza” veya “cam balon”  fantezileri kurarlar21,22,23.

 

************************************************

DSM-V Narsisistik Kişilik Bozukluğu Tanı Ölçütleri

Aşağıdakilerden en az beşinin bulunduğu, erken ergenlik döneminde başlayıp, değişik koşullar altında ortaya çıkan büyüklenme (fantezi ya da davranışta), övülme gereksinimi, empati yoksunluğu ile seyreden kişilik tarzı:

1.Kendi önemini abartma ve büyüklenme (örneğin, başarı ve yeteneklerini abartır, başarılarından daha fazla dozda üstün görülmek, beğenilmek ister).

2. Sonsuz başarı, güç, güzellik ve ideal aşk ile ilgili fantezilerle uğraşma.

3. Özel ve biricik olduğuna ve sadece özel, yüksek mevkideki kişi ya da kurumlarca  anlaşılabileceğine, sadece onlarla ilişkiye geçmesi gerektiğine inanma.

4. Aşırı övgü gereksinimi.

5.Hak iddia etme: örneğin nedensiz şekilde kendisine özel tedavi yapılacağı inancı ya da onun beklentilerine otomatik olarak uyum sağlanacağı beklentisi

6. İstismarcılık: Kendi amaçları için başkalarını kullanma

7. Empati yoksunluğu: Başkalarının duygu ve gereksinimlerini fark etmeye isteksizlik.

8. Genellikle başkalarına haset etme ve onların kendisini kıskandığına inanma

9. Kibirli, gururlu davranış ve tutumlar

 

KAYNAKLAR

1.     Stolorow R, Lachmann F : Psychoanalysis of developental arrests. International Universities Press, New York, p: 10, 1980

2.     Reich A : Pathologic forms of self-esteem regulation. Psychoanal Study Child 15: 215-232,1960

3.     Tura SM: Kişilik ve Psikoterapi. Metis Yayınları, İstanbul (baskıda)

4.     Fromm E: Sevgi ve Şiddetin Kaynağı. İngilizceden çeviren: Budak S, Öteki Yayınevi, Ankara, 1992.

5.     Akthar S: Narcissistic personality disorder:Descriptive features and differential diafnosis. Psychiatry Clinic of North America V:12-3, p:505-530,1989.

6.     Mahler MS, Kaplan L: Developmental aspects in the assesment of narcissistic and so-called borderline personalities. Borderline Personality Disorder içinde ED: P Hartocollis, International Universities Press, New York s:71-86, 1977

7.     Bach S : On the narcissistic state of consciousness. Int J Psychoanal 58:209-233,1977

8.     Volkan VD: Narcissistic personality disorder. Critical Problems in Psychiatry içinde Ed: HKHBrodie, JO Cavenar. JS Lippincot Company, Philadelpia, 1982

9.     Horowitz MJ: Clinical Phenomenology of  Narcissistic Pathology, Psyciatric Clinics of North America Vol 12 No 3 Semptember p: 531-539, 1989

10. Saydam B: Narsisistik  kişilik bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu, borderline kişilik bozukluğu: Psikodinamik açıdan benzerlikler, farklılıklar. Narsisistik Kişilik Bozukluğu içinde Ed: A Çelikkol. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, Sonbahar, 1996 s:413-430

11. 11.Kohut H: The Analysis of the Self. International UniversitiesPress, New York, 1971

12. Cooper AM, Ronningstam E : Narcissistic Personality Disorder. Tasman A, Riba MB (ed): Review of Psychiatry, American Psychiatric Press, Washington DC, 1992, s:80-98

13. Fenichel O: Nevrozların Psikanalitik Teorisi. İngilizceden çeviren: Tuncer S, Ege Üniversitesi Matbaası, İzmir, 1974

14. Odağ C: Örneklerle narsisiszm. Narsisistik Kişilik Bozukluğu içinde Ed: A Çelikkol. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, Sonbahar, 1996 s:457-476

15. Kernberg OF:Aggression in Personality Disorders and Perversions. Yale University Press, New Haven, 1992

16. Widiger TA, Corbitt EM, Millon T: Antisocial personality disorder. Ed: A Tasman. Review of Psychiatry içinde. American Psychiatry Press, Washington DC, V:11 s:63-79, 1992

17. Kernberg OF: The narcissistic personality disorder and the differentiel diagnosis of antisocial behavior. Psychiatr Clin North Am 12: 695-707, 1989

18. Kernberg OF: Borderline Conditions and Pathological Narcissism. Jason Aranson, New York, 1975.

19. Reich W: Kişilik Çözümlemesi. İngilizceden çeviren: Onaran B, Payel Yayınları, İstanbul, 1991

20. Olden C: Headline intelligence. Psychoanal Study Child 2: 263-269,1946.

21. Winnicott DW: Transitional objects and transitional phenomena. Inter J Psychoanal 34: 89-97,1953

22. Modell A: The holding environment and the therapeutic action of psychoanalysis. J Am Psychoanal Assoc 24: 285-307,1976

23. Volkan VD: Narcissistic personality organization and reparative leadership. Int J Group Psyhoter 30: 131-152,1980.

 

 

 

KOMPLOCU PARANOİD GRUPLAR

HEDEFİNİ ŞAŞIRMIŞ BİR İSYANIN ÜRÜNÜ OLARAK KOMPLOCU PARANOİD GRUPLAR Doğan Şahin   GİRİŞ Bu yazıda son yıllarda giderek artan her şe...